2025

Ocak
Tasarlanmış ve mükemmel olacağına inanılan her hayatın mutlak akıbeti: Çöküş. Aklınıza devasa, aynalı camlarıyla  göğe uzanan bir binanın tuz buz olması ve olduğu yere çökmesi geldiyse de kabul; bir bataklıkta son çırpınışıyla büsbütün dibe çöken bir elin son manzarası geldiyse de. Çünkü bazen büyük bir şiddetle, bazen de sessiz sedasız çöker gideriz.
*
Yılacak, susayacak, ölecek, doğacak, buruşacak, saçılacak, duracak, uyuyacak ve uyanacak. Ne hazin bir silsilenin içinde çatlayacak başı. Kıvranan ellerinin boşluktaki gölgesinden ürkerek uyanmasından evvel rüyasında koca bir ışık ağacını sokağın ortasına taşıyacak ve geceyi aydınlatacak.
Yüzündeki ifadeleri hatırlayıp bir hayal devşirecekler onun için. En umulmaz kazalardan, en gülünç tavırlardan, en düşük ihtimallerden toplayacaklar uzuvlarını. Geçmişi, kendi geçmişlerini, diri kılmak için yeniden var edecekler onu. Hayaletlerin üzerine basarak yükselen bir yaşamın paydaşı oldukları için yapacaklar tüm bunları. Kelimeleri dizecek, sesleri toplayacak, gece vakti söylenen tüm şarkıları hatırlayacak, ani yükselen bir hazzın birden kesilmesinin uyandırdığı o dehşetle yarınlara bakacaklar. Ne hazin bir silsilenin içinde yaşıyor insan. Ne olmadık, ne olmayacak heveslerin peşinde sürükleniyor. Ne çok istiyor yüzünün aydınlık olmasını ama ne karanlıklar içinde yitip gidiyor!
Altın tozu serpilmiş koca bir ağacın yapraklarına bakarak oturuyorum, yaşım ufak henüz. Ilık bir ikindi esintisi geçiyor gövdemden. "Ne olacak?" diyorum. Hayvanlar hakkında yazılmış koca bir kitabı, kırık dökük yazımla ufacık bir deftere sığdırmaya çalışıyorum o sıralar. "Ne olacak" diyorum. "Yazabilecek miyim? Ne olacak? Yaşayabilecek miyim? Ne olacak?"
Ağzımda ilk sigaralarımdan bir sigara. Sakallarım yeni yeni çıkmaya başlamış. Kara kışta çatıları bembeyaz şehrin manzarasına bakıyorum tepelerden. Yine sorular soruyorum. Ne hazin soruların pençesinde kıvranır insan. Ne hazin merakın, şehvetin, aşkın, tutkunun, yoksulluğun, varlığın içinde yuvarlanır. İkindi esintileri geçer gövdesinden, kış olur, ayaz olur. Sabah karanlıklarında koşar hayalinin peşinden. Yaşamak aslında bir menfaat edinme biçimidir böylece, anlar.
*
Chopin'in Piano konçertosundan "Allegro Maestoso"una kulak verirseniz onda masalsı diyarların insanın tüylerini diken diken eden masumiyetiyle ve içinde bulunduğunuz hakikatin korkutucu yüzüyle aynı anda karşılaşırsınız. Varlığı inkar etme arzusu bu besteyle bir vecd haline gelir. Gölgelerin, şekillerin, renklerin ve çocuk yaşlardan bu yana dünyayı tanımak adına bildiğiniz her şeyin, geçmiş zamanı anlatan bir öykünün üslubuyla notalara dökülmesidir bu eser.
Geçmiş zamanın sesidir. Her şey bitmiştir. Tebessümleriniz, aşklarınız, kelimeleriniz, topyekûn siz; kainatın göğsünde uyunan bir uykudaki o tatlı rüyalar gibi geride kalmışsınızdır artık. Bundan sonra yaşanacak olan geçmişin zaman üzerindeki çoğalışından ibarettir sadece. Ne annenizin hatırladığınız o ilk tebessümü, ne ilk kez geçtiğiniz sokaklar, ne dokunduğunuz ilk tenin sıcaklığı, her şey mutlak bir sonun pençesinde kıvranarak yazgıya, bu bestenin yazgısına yenik düşmüştür. Geçmişin duygusuyla dolup taşarsınız yalnızca. Yaşamı, yarım kalan şeylere ait o pişmanlık yüklü hüzünle görmekten başka çareniz yoktur.
Büyük müzik dindiğinde yaylıların arasından yalnız başına duyulan piyanonun ilk başta bir isyan kadar esrik ve iddialı; ama sonra teslimiyet kadar pişman ve mahçup sesi muhteşem bir yakarma duygusudur. Tıpkı Chopin'in kendisi ya da tıpkı bizler gibi. Geçmiş, bu eserin içinde incecik bir örümcek ağı gibi örülmekte ve nereden estiği bilinmez bir rüzgarla bir o yana, bir bu yana salınıp durmaktadır.
Gittikçe sürat kazanan ve bir düşüşü andıran salınımın ardından, gücünü son bir yaşam kıpırtısı gibi umursamazlığın neşesinden alan güçlü ve ani bir yükselişle sessizliği andıran tınılara çarparsınız. İşte orası, var olmaya karşı duyulan pişmanlığın zirvesidir... Eser, tıpkı dinleyiciye hissettirdiği geçmiş duygusu gibi geleceğe ve yeniliğe adım atmaz, bu döngüyle devam ederek, söner. Ardından sanki varlığa karşı isyan duygusuna konulmuş iki nokta ile biter. Sonra yumuşak bir dokunuş gibi konçertonun ikinci eseri "Romance" başlar. Bir kıyamet sonrasının ilk dakikaları gibi: Mütereddit ve yorgun.
*
Beni bu tepkisizliğin cehenneminden kurtar. Susmanın ve daima susmayı arzulamanın cehenneminden. Güneşli sabahlarda sıra sıra dizilmiş ağaç gölgelerinin serinlettiği ıssız yollar nasıl üşütür insanı, öyle üşümek, söylemek ve anlatmak istiyorum. Avazım çıktığı kadar bağırmak belki. Bir sebepler zincirinin bağlandığı son halkayı iki elimle havaya kaldırıp işte burada demek istiyorum.
Kimseler fark etmese de büyük bir baş dönmesinin içindeyim. Dönüp duran bir çark gibi işliyor dünyam. Sürat kazanıyor, gizli devinimi çıldırtıyor beni. Her şey yerli yerinde olsun isterken, her şey yerle bir oluyor.
*
Kalabalık nereye kayboldu? Hani şu kalabalık... İçinde kendimizi emniyette hissettiğimiz şu heybetli curcuna? Orada kayıptık, bilinmiyor, görünmüyor, hatırlanmıyorduk!
Neden karanlıkla birlikte seyrelir insanlar? Her insandan bir insan olmanın hazzı, yüzü hafızalara düşse bile bir akşam vakti unutulacak bir figür, kalabalığın bir parçası olmak hani, neden esirgeniyor bizden ve insanlardan?
Oysa herkes sıradan olduğu için yaşamını sürdürür. Ne zaman kalabalıklar çekilse insanın etrafından, o zaman bir birey olur, bir birey olarak kalır... Kierkegaard bile bir birey olmanın zorluğunu ölümden sonra göze almıştır. Onun mezar taşından bellidir bu.
*
Aynı yollarda yürüdük. Aynı yollarda. Milyonlarca insan içinde, şu koskoca zaman içinde, ne büyük şeydir aynı yollarda yürümemiz. Aynı şekilde ölmeyeceğiz, biliyorum. Benim, hani o meşhur vakit vâki olduğunda loş ışıklar altında gerçekleşmesini beklediğim bir ölüm hayalim var.
Ben bu kadar ölümleyken, seninle ölümü hiç konuşmadık değil mi? O en sevdiğim eserde de dediği gibi "kafamın içi hep ölüm ihtizazlarıyla dolu" Aldırma.
Güneşli günler. Yüzünün yarısının sarı bir mucizeyle aydınlandığı günler. Çam iğneleri ardından damlayan sarı bir yaşam özüydü hakikate başkaldırışım. Bak eski taşı, eski toprağı ve eski yazıyı böyle geride bıraktım ben. Pastel renkler, ışık, güzel notalar, pitoresk bir manzara, eski bir otel odasında içilen güzel bir kadeh şarap, aheste aheste yanan mumlar, çatlayan başımı unutturacak hürriyet duygusu. Ne güzel, ne yeni bir manzumeydim hayatın ortasında. Eski olan her şeye sırtımı dönmüştüm. Aynı yerlerden geçtik sonra. Aynı yerlerden. Hepimiz, kirli papuçlarımızla, güzel bir şiir gibi, aynı ritimle, aynı inançla, yaz sabahlarında sadece bunun için uyanırdık hatta. Neler söylerdik? Geçen saatlerin tenini ürperten bir alev vardı nefesimizde. O nefesi taze dudaklarımızdan savurarak konuşurduk. Sakınmazdık.
Yeni düzeni eski şeylerle anlatamam. Aynı yollarda yürümemizden başlayıp, aynı yerlerde öleceğiz demem gerekirdi oysa. Bugünlerde bütün hisler bu basitlikle, yani bir nevi başlangıç ve sonun eşitliğiyle çözülüveriyor. Başlangıç ve sonun aynı olacağına dair müthiş bir aldatmaca var her yerde. Hayır... Aynı yerlerden geçmemiz de, o aynılığın içine gizlenmiş bir eskilik değil miydi hem? Eskiyi büsbütün terk etmek imkansız, anladım.
*
Bin duvar olsa da aşılması gereken, binlerce köşe başı beklese de beni hiç bilmediğim, yanlış akşamlarda, ışıltılı sofralarda oyalansam da, sessizliğin ortasına damlayan bir su damlası gibi olacak yine iç çekişlerim.
*
Sayfaları sarı, kalınca kapağı lekeli bir kitabın başında karşıladım sabahı. Cinsini bilmediğim kuşların ölüsünü süpüren çöpçülerin arasından yürüdüm. Başımda kanadını germiş, başka, devasa bir kuş gibi zaman; bir İngiliz şairin genç yaştaki ölümünü hatırlayarak geçtim yaşamın içinden.
*

Şubat
Zihnimizde dönüp duran imajinasyon gündelik yaşamın bir parçası haline gelmeye başladığında, hayal ve gerçeği birbirinden ayırmak için büyük bir çaba sarf etmek gerekir. Bu çaba arzuların, karanlık yanların, çıkmazların ve ilkelliğin; uyku aleminin el verdiği hürriyet ve mahremiyet duygusuyla doya doya yaşanmasıdır. Hepimiz hayaller kurarak uykuya dalarız ve bu hayaller, gündelik yaşamımızda başkalarından sakladığımız şeylerdir genellikle. Bir bakıma sanal dünya, -tercihen- el verdiği anonimlik imkanıyla bu hayalleri seyreltmiştir seyreltmesine ama yine uyku öncesinin mahremiyetini bir türlü sağlayamamıştır.
Bir yerlerdeki yansımamdan rahatsızım. Ay mı, su mu, gece mi beni böyle yekpare bir benlikten çıkarıp da tuz buz eden?
*
Başlangıçta kimse için eşit olmayan imkanları eşitlemek için yapılan her savaş bir teslim olma biçimidir. Varlığa, sisteme, zamana teslim olmak… Kimilerinin mücadele etmeye bile gerek yokken kavuştukları ya da mücadele etseler bile yalnızca yoğunluğu düşük bir mücadele ile kavuştukları imkanlara karşı; yaşamı bir savaş meydanı olarak görmek, eşitsizliği kabul etmekten hatta kabul etmekle kalmayıp bu eşitsizliği hoş görmekten başka ne olabilir? Oysa istemiyorum diyebilmek, elinin tersiyle her şeyi reddetmek ve kollarını bağlayıp bir koltukta son gününü beklemek bir komedya halini alan yaşama karşı gösterilebilecek en asil duruştur.
Oysa her saatin ve insanın bir ömrü vardı. Umut etmek için gecenin sessizliği tekinsizdi üstelik. Sessizlik umudun düşmanı sayılırdı. İnsan kendisiyle başbaşa kalınca umutlu şeyler düşünemezdi. Buna yeltenir, ancak buruk hisler duymaktan kendini alamazdı. Nabzı atan bir saatin, şimdi yamaçlarına karların yağdığı bu şehrin soğuk denizi karşısında şansı yoktu. Zaman soğukta donmazdı elbet ama ya insan?

Mart
Hastanede, koridorun sonundaki duvara asılmış saatin altında öylece oturmaktayım. Ne kadar oldu? Bir bakayım. Nafile… Başımın üstündeki saat yerine, yırtık pırtık insanlar geçmiş önümden sadece. Ellerime, yerdeki kirli döşemelere, karşıdaki pencereden gözüken dağ eteklerine bakıyorum tekrardan.
Sonra başımı şöyle bir çeviriyorum, zaman olduğu yerde, zaman tamam… Oh, ne alâ! İtiraz yok! Bir de geçse ya şu zaman! 
Göğsümden yukarıya yükselen o ılık kımıltıdan kurtulmak istemiyorum. Şimdilik güzel… Takriben on iki, on üç yıldır tenimde gezinen beyaz bulutlar ya da bir diğer deyişle rengimin intiharı ne işe yarayacak? Hiç…  Sadece tenimin denizinde dalga dalga yüzmek, büyümek, genişlemek için yaz günlerine taşınacak. Sonrası… Sonrası meçhul işte.
Dışarıda sabahın ayazı var. Kalkıp insanlarla göz göze gelmekten kaçınan uzun yüzlülerin ve ağızlarından kelimeleri ancak cımbızla tek tek yolmak gereken gönüllü sessizlerin arasından yürüyorum. Ağır bir koku, bir parlayıp bir sönerek koridorlara yayılan gürültüler ve her köşede bekleyiş.
Her şeyin ama her şeyin bunlardan müteşekkil olduğuna dair derin bir şüpheye kapılıyorum. Koskoca evren bile bunlardan, yani ağır kokulardan, kesik kesik gürültülerden, bekleyişlerden ve bu uzayan koridorlardan müteşekkil olabilir hatta. Devasa bir boşluğa düşüyorum. İçim için için fısıldıyor, diyor ki: "Sadece hiçlikten ibaretsin. Kısım kısım, bölük pörçük bir hiçlik. Hayat gibi."
Romantik kaygıları bir kenara atmam gerek. Böyle şeylere ne hacet? Yaşıyorum işte. Hiç değilim. Zamanın seyrini kollayan bendim demin. Geçmemesinden şikayet eden de! Hiç olanın zamanla işi ne?
Hiç olanın zamanla işi çok! Hiç olan zamana mahkûm zaten. Onun hiçlik sebebi de zaman, onu hiçlikten kurtaracak olan da!
Mesela…
Sabah buraya gelirken aklıma "Üç Frenk Havası" şiiri doğdu birden. Kendi kendime mırıldanmaya başladım. Kumruların ne zaman duysak bize derinden ve uzaktan gelen o mahzun ötüşleri ve dudaklarımda bu şiir. Tenha kaldırıma öylece uzanmış boz renkli bir sokak köpeğinin yanından geçerken, şiirin "Taksitle Ölüm diye bir roman yazıldı artık" dizesinde kalakaldım. Şaşkındım. Daha önce bu şiiri defalarca okumuş, içimde tekrarlamış ama bu romanın varlığını görmemezlikten gelmiştim. Bilinçaltımın yeni bir oyunu muydu bu? Neydi bu roman? Zamana mahkum bir hiç'in aykırı hikâyesi!
Zamanında almış, bir haftada bitirmiştim bu romanı. Bittiğinde uzandığım yerde kitabı alnıma yaslamış ve gözlerimi kapatıp öylece kalmıştım. Adamakıllı sarsılmıştım işte… Yerimden kalkamıyordum. Hiç unutmam köşedeki eski radyoda Dvorak'ın "Slovanic Dance E Minör" ü çalıyordu. Ben o genç Hiç'i yani romanın kahramanı bahtsız Ferdinand'ı uğurluyordum bu parça eşliğinde. Şakaklarım onun gibi sızlıyor, onun gibi irkiliyordum. Tamamen, tasasız ve yekpâre ölmek mümkün değildi artık. Taksitle, parça parça ölmeliydim. Sonra unuttum gitti bu romanı.
Bugün bu hastane koridorunda taksitle nasıl ölünür, öğrenmiştim işte. Hiçtik. Hepimiz ayrı ayrı birer hiç.
Zamanla işimiz çoktu! Hiç olanın zamana mahkûm olduğunu anlamıştık artık. Bizim hiçlik sebebimiz de zamandı, bizi hiçlikten kurtaracak olan da!
*
Ağırlığı ancak eski zamanların tutsaklıklarında bulunan bir süreğe dönüşen hayatın gerçekliği. Her şeye ama her şeye hastalıklı bir anomali içinde cevap vermenin artık bir tercih haline gelmesi. Ayartan bir haz ve umursamazlık. Arzuların ve umduklarımızın bizden kopup döküldüğü bir uyku sonrası, tehditkar bir esinti olarak kirli soluğunu ensemizde hissettiğimiz bilinmezlik.
*
Eski bir evin camında, eski bir saksıda, eski bir çiçek. Her şey eskiyor. Her şey… Güldüğümüz akşamlar, uyuduğumuz akşamlar, ettiğimiz vedalar… Eskiyor.
Artık yokum! Artık olmayacağım! Aslında tam olarak eskiyemediği için yok olur insanlar. Eskimek yerine yaş aldığı için. Eskiyemiyoruz. Tıpkı yaşayamadığımız gibi. Yaşayan şeyler eskir ancak. Büyük bir yanılgı içinde eşyaların yaşamadıkları için eskidiğini düşünürüz. Oysa yaşadıkları, bizden daha gerçek, daha fazla yaşadıkları için eskimektedir onlar.
*
Mahvolmuş bir hayatın ortasında bir odaya kapanıp o güzel, o masum ve biraz da ilkel olan o geçmiş arzuları düşünmek. Eskisi gibi olmayacak olan her şeyin ağırlığını başını ellerinin arasına almış otururken, çökmüş omuzlarında hissetmek bir de… Saatlerin, o korkunç fırtınaların ortasında ansızın kavuşulan sükunetlerin uyandırdığı şüphelerle akıp gitmesi. Eşiğine varılan cinnet. Mahvolmuş bir hayatın, -dünyanın var olduğu ve var olacağı zaman nispetinde düşünürsek eğer- yanmış kağıtlar içinde yanmaktan kurtulan bir kağıdın üzerine yazılmış bir cümleden ibaret olduğunu anlayabilir ve onu satır satır okuyabiliriz artık.
Sen ey en büyük korku ve nefretim! Asırlık tohumlardan bir tohum olarak, içinde binlerce ağaca gebe görkemli bir orman gibi otursaydın da samanyolunun bir köşesinde, ben mahvolmuş bir hayatın idrakine henüz varmamış olsaydım!
*
Gözlerde biriken ödem, midede safra ve tende fosfor. Yüzüme çalınan kül. Boğazıma tıkanan kapı zilleri. Gittikçe daha da karanlığa, gittikçe! Göz alabildiğince sefil, akla sığacak da onu patlatacak kadar rezil! Ruhumuzda kızaran ve cerahetle dolarak kabaran cürümlerin ateşinde kavruluyoruz.  Her çarpışı, insanı sivri ve ıslak kayalıklarda parçalamaya yakın bir felaket hissi uyandıran kalplerimiz var.
*
Eski masumiyetim, çocukluğum mesela! Bol gelen libas içinde nedense daralıp, dünyaya sığamamanın tatlı telaşı. Dünyanın en eski dilinde, en eski cümleleri tekrarlamaya azmeden dilim. Güzel güneşler, şahane çiçekler arasında beyaz ve şeffaf ölüm izleri: Gözlerimin altında, halka halka!
*
Bir çam ağacının altında uzanıyorum. Toprak nemli. Gözlerimi kapatıp, dudaklarımın arasındaki çam iğnesinin tadını duyuyorum. Sonra bir kozalak buluyorum, ezelden beri severim kozalaklara bakmayı. Düğüm düğüm, boğum boğum, iç içe geçmiş, esrarengiz şeylerdir onlar. Yaşadığımı hatırlatırlar bana.
Bak bir tohum, bir ağaç, sonra dalda salınan yeşil bir tortu, sertleşerek tahta gibi bir şey oluyor. Sonra da ağırlaşıyor ve düşüyor toprağa. Emsalsiz…
Tabiatın genel kaidesi olarak eril olanın daha iri olması beklenirken, polen üreten erkek kozalaklar iri olmuyor hiç.
Tam bir başkaldırı değil mi?
*
Bulutlu ve mevsim normallerine göre oldukça sıcak bir gün. Karşı balkonun açık kapısından geldiğini tahmin ettiğim ihtiyar bir erkek sesi, uyku ile uyanıklık arasına gerdiğim ipe tane tane dua diziyor.
Kapalı gözlerimin ardında yükselip yükselip de aniden alçalan uzun yol. Düşüyor muyum? Hayır. İlerliyorum. Dört bir yandan fışkıran renkler… Her renk var, her renk!
İhtiyar adamın dualarında da bir tür çaresizlik var ve o çaresizlik gittikçe artıyor. Neredeyse ağlayacak. Neden? Birden deminki renk karmaşasının içinden üst kattaki ihtiyar kadını seçiyorum. Az önce yükselip yükselip aniden alçalan yol nereye gitti şimdi? Neyse…
Sahi kaç yıl oldu o ihtiyar kadın öleli? Onu hep bir şaşkınlık ifadesi olarak büzdüğü mor dudakları ve o dudaklar ile hokka burnu arasındaki tüylü kırışıklıklarıyla hatırlıyorum. Ah, bir de duaları! Eşyası az, duvarları beyaz badanalı, bayat gül suyu kokan evinde çocukluğumun öğlen uykularına dizdiği tıkırtılar ve yuvarlak, iri, parlak duaları vardı onun da. Bir de bayat gül kokusu. Yaz mevsimlerinde üst kattan havanın nemiyle ağır ağır salınır, ayakucumdaki pencereden sızardı odaya. Uykuma bulanırdı sonra.
*
Baktığın yerde ne var? Senin satır aralarındaki nostalji duygunu bir kadehte içiverdi dijital bozgunlardan çıkan kanlı gözler. Yüzünü emanet ettiğin ve karşılığında biraz huzur istediğin sistemlerde mutlak bir kısır döngüye yenilmiş olduğumuzu düşünüyorsun. Sen de o yenilginin paydaşısın.
Baktığın yerde ne var? Ne görüyorsun? Söylemek için neler biriktiriyorsun dilinin altında. Bak şu günler, ateşli çocukluk gecelerinin yorgunluğu ile geçiyor. Şakakların ağrıyor, için bulanıyor, sen kıvranıyorsun yattığın yerde, elini meçhule  uzatıp aranıyor, bulamıyorsun.
Tepetaklak olmuş bir dünyanın ortasında ayağa kalktın, dizlerin kan revan içinde, paramparça.
*
Neden kendimizi bir mesuliyete sahip olarak görmek isteriz? Gerçekleştirmeye mecbur olduğumuz ideallerimiz vardır ve bu idealler herkes için ayrı bir inançtan doğar. Kimse sıradan, mesuliyetsiz ve ereksiz olmak istemez. Henüz çocukken, akranlarından farklı olarak nitelendirilmek bu tohumu içimize eker. Gençlikte bu tohumdan esaslı bir şüphe duyar ve geç olmadan hayatı kurtarmaya bakarız.
Hepimizin içinde seçilmiş biri yaşar. Hepimiz kendi seçilmişliğimizin imkanlarını zorlarız üstelik. Eleştirilir, eleştirir, bir diyalektiğe sahip olmak isteriz.
Sonuç ise en baştan bellidir: Milyarlarca insanın içinde bir insan olmak!
*
-Bizler değişen ne varsa ona uyum sağladıktan sonra değişenin değişmeden önceki esas bilinen haline uyum sağlayamaz ve o hali büsbütün unuturuz. O yüzden büyük resimde değişen şey, bizim kendi hayatımızda rutindir artık. Yani rutin,bbüyük resmin kendisidir aslında.
-Şimdi büyük bir tuval var. Bir gün kırmızı ile boyamaya başlıyorum sonra maviye geçiyorum, sonra yeşile, sonra başka başka renklere. Hepsinin ortak noktası birer boya olmaları. Ama farkları, renkleri…
-Evet ama sonuçta büyük resimde her şey renk. Rengin kendisi. Renkten başka bir şey yok.
-Ama farklı olarak mesela o büyük resmin yer aldığı tuvalde iz bırakan hatta onu paramparça eden bir şey olmadığı gibi kazınarak ona işleyen bir şey de yok.

Nisan
Kalemleri kırdım, kılıcı kuşandım ve ahşap kapıyı, o dayanılmaz gıcırtısını duymayı göze alarak ardına kadar açıp kan ter içinde dışarı fırladım. Şimdi bu savaş meydanında dizleri titrese de mağrur başını eğmek yerine ölmeyi yeğleyen bir savaşçıyım. Tarih ise tam da böyle savaşçıları yani benim gibileri yazmaz.
*
Fark ettim ki, kendimi bildim bileli ilim - bilim demiş, ama bu meselelerin yetkinliğini yalnızca kendi elinde bulundurduğunu sanan hubristik fertlerin önünde eğilmemişim.  Bu da benim için -her ne kadar mevcut düzende başarısı tartışılsa da- erdemi muhâfaza etmişim demektir.
*
Yalnız banaydı kahrın Ceres!
Topuğunda gül damlası akşamlarla çıkar giderdin,
Sonra neden döküldü kanın Ceres?
Oysa sen ölmeyecek kadar güzeldin!
*
Bilinemeyecek olan şeyler için kolayca anlatılan masallar… Hatırladınız mı? Yüzlerinde, geleceğe ait ümit dolu gülüşlere ve asla sıradan olmayı kabul edemeyecek yüreklere sahip insanların anlattığı masallardır onlar.
Sıcak asfaltın, yaralı kanatların, çocukça, hiç durmadan tekrarlanan soruların, nereye gideceğini bilmeyen adamların ve kadınların serüvenleri anlatılır o masallarda. Yanılgılar birer kahramandır, yalnızlıklar birer yoldaş. Her şey iç içe girer. Kocaman bir bulut yükselerek, gökyüzünü çatlatır. Bu gümbürtüyü duyup da saklanacak yer arayan bir seyyah aceleyle her kapıyı çalar. Ne zaman tek başına düşünse, muhakkak yarı yolda kalacağını ve hiçbir zaman varacağı yere ulaşamayacağını anlayan bir seyyahtır o. Karanlığı bir yorgan gibi çeker üstüne. Uykusu böcekli, rüyası terli, sesi çatallı ve teni dikenlidir.
*
Dün gece uyumadan evvel neydi o yazmayı düşündüğüm satırlar? Her kelimesini özenle seçtiğim bir cümle mi? Cümleler belki… Bir paragraf mı yoksa?
Neyi ifade edecektim?
Harflerin üzerine düşünüyorum şimdi. Uzun uzun, o bilgiç, o ayrıksı, o iplik iplik satırları oluşturan her dildeki harfleri. Neden?
Mesela: Alfa ve Omega / Sıfır ve Sonsuzluk (Sonsuzluğun sonu? )
İfade etmeye yarayan ve işlevselliği ile bizi ayartan -aynı zamanda geliştiren- her şeyi şimdilerde ikinci plana atma eğilimindeyiz. Hülâsa.
Her şeyin tek bir kabuğun içine sığmasının, bir şeylerin kolaylaşmasının yegâne çaresi: Hülâsa!
*
Bir infilaktan sonraki o ölümcül sessizliğe benziyor hayatım. Ruhum, büyük ve zoraki bir değişimde yerini bulmaya çalışan ve boşluk kabul etmeyen tabiatın içinde bir oraya bir buraya savrulan toz parçası.
Denizlerin tuzundan buğulanıp göğe, oradan damla damla yeryüzüne, oradan toprağın damarlarına, oradan ağaçların gövdesine ve oradan yine yokluğa.
Kaçıncı infilak bu?
İlk. İlk olduğu gibi biricik. Tekrarı olmayan, yalnız yansıması bulunan ve bizi o yansımayla avutan bir ayna karşısındayız yalnızca.
*
Kurumuş ağaçların gövdelerine nakşolmuş zamanın izlerine imrenen bir yüzüm var. Bierstadt'ın "Rocky Mountain" tablosunda sararmaya başlamış ağaçlardan biriyim sanki. Zirvelerindeki sabahın sisiyle heybetine heybet katan bir dağın önünde hürmetle sararıp gideceğim ben de. Zamana yenilmenin en nahif yolu bu.
Eski kafenin duvarlarına enlemesine döşenmiş tek katlı bir kitap rafının önündeyim. Kitaplar ilgimi çekmiyor aslında. Hepsi üç kuruşluk, buruş buruş, kapakları yıpranmış ikinci sınıf şeyler. Eski ve dökme bakırdan olduğunu düşündüğüm çok gözlü avizenin üzerindeki ufak ve sarı ampullere gidiyor gözüm. Birer ateş damlası gibi geliyorlar bana. Dışarıda ıslık ıslığa bir rüzgar var. Sevmem rüzgarlı havaları. Böyle havalarda asabiyimdir ben. Her seferinde içimdeki bir çağlayan, bu rüzgarın getirdiği çer çöple bulanır sanki.
Yutkunuyorum. Parmaklarım karıncalanıyor. Acaba bu kitapların önünde komik mi görünüyorum? Az önce başlayan şu şarkı içimde sıcacık bir his uyandırıyor. Françoise Hardy'nin ipekli sesinden Mon amie la rose. Köşedeki masaya geçip, sade bir kahve ısmarlayarak yeniden bu şarkıyı açmalarını istiyorum.
İstemesem de gidiveriyorum şimdi… Yıldızlı gözleriyle yüzüme baktığı bir kış gecesinde, yeniden o bankta oturmaktayım işte. Ona çocuklar gibi üst üste aynı soruyu soruyorum yeniden: Neden ağlıyorsun?
O gece neden ağladığını bugün bile bilmiyorum. Ne yalan söyleyeyim, aynı geceyi yaşasak yine çocuklar gibi bu soruyu üst üste sorardım ona ben. Usanmazdım üstelik. Sorulardan usandığı an bitmeye başlar insanın ömrü. Tamam, çok da yaşamaya hevesli biri sayılmam ama insan, ömrünün bitmeye başladığını böyle anlamamalı yine de. Kimseye reva görülmemeli böyle bir şey.
Garson kahvemi getiriyor. Kahvemden iştahla bir yudum alıyor ve dışarıyı izliyorum. Rüzgar dinmeyecek. Gittikçe artacak hatta biliyorum. Bahardan önce şu karanlık mevsimin son cilvesi bu. Eski bir tanıdık oturduğum kafeye göz atarak geçiyor, beni fark ediyor, uçuşan saçlarını düzelterek bir baş selamı veriyor bana. Yanıma gelmese bari. Mukabele ediyorum. Şansım varmış, yanıma gelmiyor.  Rüzgar kafenin yanındaki ayakkabıcının brandasını sarsıyor. Yüzüm, ellerim, tenim geriliyor. Büsbütün uğursuz şu rüzgar. Uğuldayan bir kara köpek nasıl öfkeyle dönerse kendi etrafında, öyle dönüp duruyor işte şehrin üzerinde. O kış gecesini yeniden hatırlamak istiyorum. İmkansız. Deminki büyü kayboldu. (Şarkı bitti diye mi?) Hesabı ödeyip kalkıyorum. Rüzgarın içine karışmaktan başka çarem yok.
*
Gecenin içinde yağmur yumuşacık, mırıldanıyor. Bugün, ardında karanlık diyarların olduğu bir kapının eşiğinde bekliyor gibiydim. Akşama doğru bu eşikten caydım ve kendi sıradan neşeme geri döndüm. Sadece bir şeyleri umursamamanın getirdiği kuvvetti bu. Neşem artık istikbali düşünmemekte saklı. Kuvvetim de. Nasıl desem… Mayıs ayındayız işte!
Eskiden Mayıs aylarını buhranlar içinde geçirirdim. Sebebini yokladım içimde şöyle bir, meçhul. Nedendi acaba? Şimdi ise Mayıs her şeyi kendisinde saklayan ve insana yaşama dair kutlu hüzünler getiren bir mucize gibi geliyor bana. Annelik ve babalık hissini tatmak gibi bir şey demek istediğim. Bahar tanrıçası Maia'nın derlediği güllere bakıp bakıp iç geçirmeden durmak mümkün değil.
Her şey yaz mevsimi için mi? Sanıyorum ki bir insanın olgunlaştığına dair en büyük delâlet, sevdiği, huzur bulduğu mevsimin değişmesi.
*
Saat gece yarısını iki geçmiş. Tatlı bir uyku, güneşli bir sabah. Beklediğim yalnızca böyle şeyler artık. Uyuyor, uyanıyorum. Ne o? Bir rüya!
Uyandığımızda rüyalarımızı hiçbir zaman gördüğümüz gibi anlatmayız. Kimi zaman orada gördüğümüz şeylerin bilinçaltımızdaki bu gizli yansımasından utanır, kimi zaman ise onların tam da gördüğümüz gibi olmasından korkarız. Bazen de abartırız rüyalarımızı. Yaşarken her şeyin en iyisini hak ettiğimize dair duyduğumuz saplantılı inanç rüyalarımız için de geçerlidir çünkü.
*
Pencereleri daracık, iki katlı, ahşap bir ev. Ovanın ortasında yapayalnız. Ufukta güneş doğuyor. Bir şarkı (Yine o şarkı! Başka bir anlamda söylediğim). Ufacık pencerelerden bakıyorum. Ufacık pencerelerden solgun yansımamı görüyorum. Sakallarım, saçlarım, akne izlerim, parmaklarım. Gövdem ne ince böyle? Ufuktaki güneş yükseliyor. Öğle telaşı başlayacak. Sıcak ve buğulu ara sokaklar. Çocukluğumu yanıma alıp bir saatçik koşturabilsem yine o sokaklarda!
Herkes beni farklı görüyor, herkes. Ben de kendimi şimdi ufacık pencerelerden bakınca bilseniz nasıl farklı görüyorum. Kavuşamamış, yarım kalmış, acıtmış, acımış, bir dolu dizgin, talihsiz serseri! Yapraklarda ve yarım kalmış şarap kadehlerindeki buğu uçuşuyor, havaya karışıyor. Sesim rüzgarın fısıltısına katılıyor. Sana felsefî bir şeyler söylüyorum. Ne diyorum? Hiç. Kocaman bir hiçliği tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyorum. Samimi olalım! Aklımı yeni ve ilginç bilgilerle ya da teorilerle tıka basa doldurmaktan vazgeçtim bu kış!  Yeni bir yaza hazırlanıyorum. Geniş ovalardan, dağlardaki gölgelerden, ağaç kovuklarından, akan suyun şırıltısından, martı çığlıklarından, karınca yuvalarından kopup gelecek bir yaza hem de! Yollar uzadıkça uzayacak. Düğümlenmeyecek, kesilmeyecek. Vardıkça varılacak. Doyamayacağız yollara. Ufukta yükselen güneş batana dek önümüze çıkan her yolu kat etmek için çırpınacağız.
Neşeli miyim? Hayır! Bilâkis melûl ve isyankarım. Şarap ve tütün kokuyorum. Geçmiş zamanların tiranları gibiyim. Kudret istiyor, korkulan bir put buluyorum kendimde. Kendisini yitirmeye mecbur bir devinimden ibaretim.
Ufukta güneş bana riyakâr şeyler söylüyor. Aldatıyor. Tabiatın ortasında yapayalnızız. O kadar yalnızız ki, hani o tanıdığımız, bildiğimiz, sevdiğimiz, aynaların karşısında bakmalara doyamadığımız kendimiz bile yokuz. Aynalar da yok. Bu ufacık pencerelerden başka yansıtacak yok bize bizi. Ellerimi boşluğa uzatıyorum.
*
Neydi o beyaz bir ışık yalazından yansıyarak içime işleyen ateş? Beni kaç çölde susuz bırakacak, kim bilir? Uçuşarak yokluğuna ilerleyen birkaç toz zerresi misali kendi iklimimin içindeyim. Başka da beklentim yok. Yok…
Bir demiri avucumda sıkarak parçalamanın ya da ölesiye bir kavgaya tutuşmanın ayartısı. Böyle olmamalıydı. Bir ışık yalazı, bir çocuksu tebessüm tutmamalıydı beni. İçimde sönen şu varlık çoğalmalı, çoğalmalı, sonra birden içine kapanmalı, kabuğunu giyinmeli, tek olmalı ve muzaffer ölümler gibi yazılmalıydı tarihe. Neden yok olacağım? Neden böyle, eski masallar gibi anlatılıp unutulacağım.
Dehşetli bir şeydir yok olup gitmek. Ya sonsuzluk için var olup da yine de gitmek?
Beyaz bir ışık yalazı, çölüm, parçalanan uzuvlarım. Samanyolu'nun yankısıdır, şu içimdeki yıldız curcunasında büyüyen sessizlik. Gözlerin gözlerin diyor şarkı. Elini avcumda bulup yitirmek, yitirmek. Yitirmek! Burada kalakalıyorum.
İşte yokum. Farzet ki, bir ağacın koca bir dalının en ucundaki bir yaprakta, farzet ki bir denizin en uzak martısında. Öyle bir şeyim. Bilinen ama ulaşılmadıkça yok olan.
*
Eşitsizlik duygusu, mevcut yaşam biçimiyle, ekonomik çıkmazlar arasındaki müzmin çelişkide keskinleşir. Tarihteki tüm sınıf savaşlarının sebebini entelijansiyanın yaşam biçimi ile bir türlü uyuşmayan ve o yaşam biçimine el vermeyen ekonomik çıkmazlarda aramak gerek. İşçi sınıfına inanılması, hatta koşulsuz şartsız herkesin işçi sınıfına dahil edilmeye çalışılması -hiç değilse öyle anılması- eşitlik abası giydirilmiş gizli bir kıskançlık gibi gelir bana. Ekonomiden bağımsız, yaşam biçimleri de kendi aralarında sınıfsal olabilir mi üstelik? Özgürlük gibi.
Özgürlüğü bile tek bir tanıma sığdırmanın yanılgısına yalnızca insan düşebilir.
Erich Fromm Özgürlükten Kaçış derken haklıydı.
*
Hiç bilmediğim bir coğrafyada, hiç bilmediğim eski bir çay bahçesini anlatsa bile gözümde canlanır. İkimiz de bahar mevsiminde aynı ikindi güneşinin altında ısınmışızdır çünkü.
*
Reklamlara aşina kılınan algımız ve bizim içimizde ancak uzaydaki o uzak sinyallere benzeyen, ışınlarla ölçülebilen, eksilen, yansıya yansıya uzaklaşan gelecek.
*
Eski akşamüstleri. Gölgelenen duvarlarda belki asırlık çağrılar. Her eve dönüşümde ümitli ve mütebessim aştığım şu mermer eşik. Neredeler?
Çağrılar susmuş çoktan, duvarlar ise yıkıldı yıkılacak! Bir zamanlar, içimde bir kaybolup bir görünen o eski hüznü şimdi yeniden yakalasam ne yaparım?
Mühim bir sual benim için: "Eski beni bulsam ne yaparım?"
Sıcak nefeslerin buğulu denizinde, akrep ve yelkovandan kopup da üstüme yapışan saatlerden kurtulmaya mı çalışırım? Yoksa sayısı yalnızca her doğan yeni gün için belli, duracağı yer ise daima belirsiz şu döngünün ortasında hiç bir şey yapmadan ölümü mü beklerim yine? Ne yaparım?


Mayıs

Eski kafenin duvarlarına enlemesine döşenmiş tek katlı bir kitap rafının önündeyim. Kitaplar ilgimi çekmiyor aslında. Hepsi üç kuruşluk, buruş buruş, kapakları yıpranmış ikinci sınıf şeyler. Eski ve dökme bakırdan olduğunu düşündüğüm çok gözlü avizenin üzerindeki ufak ve sarı ampullere gidiyor gözüm. Birer ateş damlası gibi geliyorlar bana. Dışarıda ıslık ıslığa bir rüzgar var. Sevmem rüzgarlı havaları. Böyle havalarda asabiyimdir ben. Her seferinde içimdeki bir çağlayan, bu rüzgarın getirdiği çer çöple bulanır sanki.

Yutkunuyorum. Parmaklarım karıncalanıyor. Acaba bu kitapların önünde komik mi görünüyorum? Az önce başlayan şu şarkı içimde sıcacık bir his uyandırıyor. Françoise Hardy'nin ipekli sesinden Mon amie la rose. Köşedeki masaya geçip, sade bir kahve ısmarlayarak yeniden bu şarkıyı açmalarını istiyorum.

İstemesem de gidiveriyorum şimdi… Yıldızlı gözleriyle yüzüme baktığı bir kış gecesinde, yeniden o bankta oturmaktayım işte. Ona çocuklar gibi üst üste aynı soruyu soruyorum yeniden: Neden ağlıyorsun?

O gece neden ağladığını bugün bile bilmiyorum. Ne yalan söyleyeyim, aynı geceyi yaşasak yine çocuklar gibi bu soruyu üst üste sorardım ona ben. Usanmazdım üstelik. Sorulardan usandığı an bitmeye başlar insanın ömrü. Tamam, çok da yaşamaya hevesli biri sayılmam ama insan, ömrünün bitmeye başladığını böyle anlamamalı yine de. Kimseye reva görülmemeli böyle bir şey.

Garson kahvemi getiriyor. Kahvemden iştahla bir yudum alıyor ve dışarıyı izliyorum. Rüzgar dinmeyecek. Gittikçe artacak hatta biliyorum. Bahardan önce şu karanlık mevsimin son cilvesi bu. Eski bir tanıdık oturduğum kafeye göz atarak geçiyor, beni fark ediyor, uçuşan saçlarını düzelterek bir baş selamı veriyor bana. Yanıma gelmese bari. Mukabele ediyorum. Şansım varmış, yanıma gelmiyor.  Rüzgar kafenin yanındaki ayakkabıcının brandasını sarsıyor. Yüzüm, ellerim, tenim geriliyor. Büsbütün uğursuz şu rüzgar. Uğuldayan bir kara köpek nasıl öfkeyle dönerse kendi etrafında, öyle dönüp duruyor işte şehrin üzerinde. O kış gecesini yeniden hatırlamak istiyorum. İmkansız. Deminki büyü kayboldu. (Şarkı bitti diye mi?) Hesabı ödeyip kalkıyorum. Rüzgarın içine karışmaktan başka çarem yok.

*

Gecenin içinde yağmur yumuşacık, mırıldanıyor. Bugün, ardında karanlık diyarların olduğu bir kapının eşiğinde bekliyor gibiydim. Akşama doğru bu eşikten caydım ve kendi sıradan neşeme geri döndüm. Sadece bir şeyleri umursamamanın getirdiği kuvvetti bu. Neşem artık istikbali düşünmemekte saklı. Kuvvetim de. Nasıl desem… Mayıs ayındayız işte!

Eskiden Mayıs aylarını buhranlar içinde geçirirdim. Sebebini yokladım içimde şöyle bir, meçhul. Nedendi acaba? Şimdi ise Mayıs her şeyi kendisinde saklayan ve insana yaşama dair kutlu hüzünler getiren bir mucize gibi geliyor bana. Annelik ve babalık hissini tatmak gibi bir şey demek istediğim. Bahar tanrıçası Maia'nın derlediği güllere bakıp bakıp iç geçirmeden durmak mümkün değil.

Her şey yaz mevsimi için mi? Sanıyorum ki bir insanın olgunlaştığına dair en büyük delâlet, sevdiği, huzur bulduğu mevsimin değişmesi.

*

Saat gece yarısını iki geçmiş. Tatlı bir uyku, güneşli bir sabah. Beklediğim yalnızca böyle şeyler artık. Uyuyor, uyanıyorum. Ne o? Bir rüya!

Uyandığımızda rüyalarımızı hiçbir zaman gördüğümüz gibi anlatmayız. Kimi zaman orada gördüğümüz şeylerin bilinçaltımızdaki bu gizli yansımasından utanır, kimi zaman ise onların tam da gördüğümüz gibi olmasından korkarız. Bazen de abartırız rüyalarımızı. Yaşarken her şeyin en iyisini hak ettiğimize dair duyduğumuz saplantılı inanç rüyalarımız için de geçerlidir çünkü.

*

Pencereleri daracık, iki katlı, ahşap bir ev. Ovanın ortasında yapayalnız. Ufukta güneş doğuyor. Bir şarkı (Yine o şarkı! Başka bir anlamda söylediğim). Ufacık pencerelerden bakıyorum. Ufacık pencerelerden solgun yansımamı görüyorum. Sakallarım, saçlarım, akne izlerim, parmaklarım. Gövdem ne ince böyle? Ufuktaki güneş yükseliyor. Öğle telaşı başlayacak. Sıcak ve buğulu ara sokaklar. Çocukluğumu yanıma alıp bir saatçik koşturabilsem yine o sokaklarda!

Herkes beni farklı görüyor, herkes. Ben de kendimi şimdi ufacık pencerelerden bakınca bilseniz nasıl farklı görüyorum. Kavuşamamış, yarım kalmış, acıtmış, acımış, bir dolu dizgin, talihsiz serseri! Yapraklarda ve yarım kalmış şarap kadehlerindeki buğu uçuşuyor, havaya karışıyor. Sesim rüzgarın fısıltısına katılıyor. Sana felsefî bir şeyler söylüyorum. Ne diyorum? Hiç. Kocaman bir hiçliği tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyorum. Samimi olalım! Aklımı yeni ve ilginç bilgilerle ya da teorilerle tıka basa doldurmaktan vazgeçtim bu kış!  Yeni bir yaza hazırlanıyorum. Geniş ovalardan, dağlardaki gölgelerden, ağaç kovuklarından, akan suyun şırıltısından, martı çığlıklarından, karınca yuvalarından kopup gelecek bir yaza hem de! Yollar uzadıkça uzayacak. Düğümlenmeyecek, kesilmeyecek. Vardıkça varılacak. Doyamayacağız yollara. Ufukta yükselen güneş batana dek önümüze çıkan her yolu kat etmek için çırpınacağız.

Neşeli miyim? Hayır! Bilâkis melûl ve isyankarım. Şarap ve tütün kokuyorum. Geçmiş zamanların tiranları gibiyim. Kudret istiyor, korkulan bir put buluyorum kendimde. Kendisini yitirmeye mecbur bir devinimden ibaretim.

Ufukta güneş bana riyakâr şeyler söylüyor. Aldatıyor. Tabiatın ortasında yapayalnızız. O kadar yalnızız ki, hani o tanıdığımız, bildiğimiz, sevdiğimiz, aynaların karşısında bakmalara doyamadığımız kendimiz bile yokuz. Aynalar da yok. Bu ufacık pencerelerden başka yansıtacak yok bize bizi. Ellerimi boşluğa uzatıyorum.

*

Neydi o beyaz bir ışık yalazından yansıyarak içime işleyen ateş? Beni kaç çölde susuz bırakacak, kim bilir? Uçuşarak yokluğuna ilerleyen birkaç toz zerresi misali kendi iklimimin içindeyim. Başka da beklentim yok. Yok…

Bir demiri avucumda sıkarak parçalamanın ya da ölesiye bir kavgaya tutuşmanın ayartısı. Böyle olmamalıydı. Bir ışık yalazı, bir çocuksu tebessüm tutmamalıydı beni. İçimde sönen şu varlık çoğalmalı, çoğalmalı, sonra birden içine kapanmalı, kabuğunu giyinmeli, tek olmalı ve muzaffer ölümler gibi yazılmalıydı tarihe. Neden yok olacağım? Neden böyle, eski masallar gibi anlatılıp unutulacağım.

Dehşetli bir şeydir yok olup gitmek. Ya sonsuzluk için var olup da yine de gitmek?

Beyaz bir ışık yalazı, çölüm, parçalanan uzuvlarım. Samanyolu'nun yankısıdır, şu içimdeki yıldız curcunasında büyüyen sessizlik. Gözlerin gözlerin diyor şarkı. Elini avcumda bulup yitirmek, yitirmek. Yitirmek! Burada kalakalıyorum.

İşte yokum. Farzet ki, bir ağacın koca bir dalının en ucundaki bir yaprakta, farzet ki bir denizin en uzak martısında. Öyle bir şeyim. Bilinen ama ulaşılmadıkça yok olan.

*

Eşitsizlik duygusu, mevcut yaşam biçimiyle, ekonomik çıkmazlar arasındaki müzmin çelişkide keskinleşir. Tarihteki tüm sınıf savaşlarının sebebini entelijansiyanın yaşam biçimi ile bir türlü uyuşmayan ve o yaşam biçimine el vermeyen ekonomik çıkmazlarda aramak gerek. İşçi sınıfına inanılması, hatta koşulsuz şartsız herkesin işçi sınıfına dahil edilmeye çalışılması -hiç değilse öyle anılması- eşitlik abası giydirilmiş gizli bir kıskançlık gibi gelir bana. Ekonomiden bağımsız, yaşam biçimleri de kendi aralarında sınıfsal olabilir mi üstelik? Özgürlük gibi.

Özgürlüğü bile tek bir tanıma sığdırmanın yanılgısına yalnızca insan düşebilir.

Erich Fromm Özgürlükten Kaçış derken haklıydı.

*

Hiç bilmediğim bir coğrafyada, hiç bilmediğim eski bir çay bahçesini anlatsa bile gözümde canlanır. İkimiz de bahar mevsiminde aynı ikindi güneşinin altında ısınmışızdır çünkü.

*

Reklamlara aşina kılınan algımız ve bizim içimizde ancak uzaydaki o uzak sinyallere benzeyen, ışınlarla ölçülebilen, eksilen, yansıya yansıya uzaklaşan gelecek.

*

Eski akşamüstleri. Gölgelenen duvarlarda belki asırlık çağrılar. Her eve dönüşümde ümitli ve mütebessim aştığım şu mermer eşik. Neredeler?

Çağrılar susmuş çoktan, duvarlar ise yıkıldı yıkılacak! Bir zamanlar, içimde bir kaybolup bir görünen o eski hüznü şimdi yeniden yakalasam ne yaparım?

Mühim bir sual benim için: "Eski beni bulsam ne yaparım?"

Sıcak nefeslerin buğulu denizinde, akrep ve yelkovandan kopup da üstüme yapışan saatlerden kurtulmaya mı çalışırım? Yoksa sayısı yalnızca her doğan yeni gün için belli, duracağı yer ise daima belirsiz şu döngünün ortasında hiç bir şey yapmadan ölümü mü beklerim yine? Ne yaparım? 

Haziran

Koca bir hayatın ellerimden kayıp gittiğini, sağ elimi açıp, avcumun içine dalıp gittiğimde anlıyorum ancak. Taze ve emsalsiz bir his bu. Yaşama uğraşı ile yeniden tanışıyorum. Göz kapaklarımın ardındaki parıltılı cümbüşte yanıp sönen yıldızlar. Gözlerim kapalı. Uyumuyorum ama gözlerimin kapalı olduğunu da fark etmiyorum. Öyle canlı, öyle derin bir hayal alemi… Bana uyumak üzere olduğumu unutturuyor. Ama sonra nedense yerimden sıçrıyor ve yine sağ elime, avcuma bakıyorum. Rüya mı?
*
Taze ve emsalsiz bir his dedim. Bir tane daha var. Zamanın geçmiş olduğunu artık kelimelerin aynasından yansıyan o soluk ve pek de ehemmiyeti olmayan görüntülerden değil, bizzat kendimden; kendi bedenimden ve ruhumdan hissediyorum. İlk kez bu kadar yakınım zamanın ilerleyişine.
*
Kropotkin okumanın verdiği huzursuzlukla, sabaha karşı saat 03.19'da bir sigara yakıp, güneşi çağıran kuşların ötüşlerinde gelecek günlerin aydınlığını sezmeye çalışmak. (Yoksa hesaplamaya mı?) Sanıyorum ki bu günler de, geçmişteki başka günlerin geleceği olduğuna ve dünya döndükçe Kropotkin de okunacağına göre, gelecek çok da umut vaat etmiyor.
*
Denizi bir kucaklasam!  Maviye hiç böyle hasret değildim oysa. Uzaktan geçen büyük gemilere, akşam güneşiyle parlayan dalgalara böyle dalıp dalıp gitmezdim hiç. Akdeniz'e ardına kadar açılan bir kapıdır şimdi kalbim. O uçsuz maviliklere, kıyılara ve dalgaların içinde salınan pul pul balıklara bir de.
Yeşil bir taç olup, göğsümün ortasında yükselen mağrur başıma giyeceğim bir övünçtür şimdi yamaçlardaki ağaçlar. Bilmem kaç bin sene evvelinden, bilmem kaç bin evvel ahirine giden yolculardan bir yolcuyum.
Şimdi benim hasretim yalnızca denize midir? Yoksa deniz dendiğinde hürriyet ve sonsuzluk duygusunun bir anda tatlı bir esinti gibi insanın içine yayılan kokusuna mı muhtacım?
*
Philomathlık seviyeniz arttıkça, ahmak olma ihtimaliniz de onunla eşdeğer olarak artar. Çünkü artık bilgi ve hakikat arayışının sağlayıcıları güvenli olma özelliklerini yitirmişlerdir. Tecrübe etmek tehlikeli; bilginin yuvalandığı kaynaklar ise sistemin sansüründedir. Böylece hür bilgi ve eşsiz tecrübeler artık imkansızdır.
Algoritmaların anlık heveslerle şekillendiği ve ekran sürelerini arttıracak bir şekilde daha da ilgi çekici hale geldiği bir kurmacanın içinde, neyi bilmemizi ve neyi tecrübe etmemizi istiyorlarsa onlarla yetinmeliyiz artık.
*
Güney'de bombalar uçuşuyor yıldızlar gibi. Henüz küçüksün. İmkansız bir şeyden vazgeçilirken atılan bir tebessüm kadar küçük hem de.
Ensemde ölüm yuvaları olacak benim. Neremden vurulup, saat kaçta öleceğim meçhul hem. Yılların bir su gibi kendi yatağında sinsi sinsi aktığını ve nefes nefese uyandığımız uykularda, ayrı yastıklarda, aynı hayata uyandığımızı sana anlatmak isterdim ölmeden.
Kuzey'de de bombalar uçuşuyor üstelik. Gördüğün rüyanın kıvrımlarında, al çiçekler, yumuşak topraklar ve göz alabildiğince uzanan mavilikler vardı biliyorum. Barut ve ateşin sıcaklığı rüyalarda hiç olmadı oysa. Kabul edemeyeceğimiz gerçekliklerdi onlar, imkansız aşklar gibi bildik onları. Gündüzlere alıştırdık. Artık toplu kıyımlar bir kahve eşliğinde konuşuluyor. Tıpkı kavuşması mümkün olmayan iki ruhun başkaları tarafından ibretle konuşulduğu gibi.
*
Her gürbüz ağaç en güzel meyveyi vermez çoğu zaman. En berrak denizler tuzsuz değillerdir mesela. Uzansak tutabileceğimizi farz ettiğimiz yıldızlar bin yıllık uzaklıktadırlar üstelik. Güneş günü aydınlatır yalnızca, içimizi değil. Bazı şeyler sadece görünüşleriyle bizleri aldatmak için vardır.
*
Ben sıkıntımı kadehlere doldurup yudumladım,
Üstelik böyle bir hoşluk yoktu dünyada,
Uyan dediler de sanki uyanmadım,
Uyku da bendim oysa, rüya da.
*
Ian Curtis intiharına ne zaman karar verdi? Love Will Tear Us Apart'ı ilk kez seslendirdiği zaman olmalı. Boş bir metroda bunu düşünüyorum. Her durakta açılan kapılardan kimseler girmiyor. Bir sonraki günün ilk dakikalarında evimde olacağım.
Evine dönmüş olanların yokluğu var bu caddelerde. Üstelik bu caddeler, gelip geçmiş bir kalabalığın, yani şimdi evlerine dönmüş olanların izlerini saklayacaklar sabaha kadar. Uzayıp giden beyaz şeritler, vitrinleri karanlık dükkanlar, yanıp sönen tabelaların gün boyu ısınmış olan asfaltta uyandırdığı yansımalar.
Ian Curtis intihar etmeye ne zaman kadar verdi?
Boş bir metroda? Ya da tenha bir caddede? Bilinmez…
Ama ihtimal ki, böyle bir gecede olmalı. Eve döndüğünde belki de?
Birkaç gün sonra Joy Division'ın bu şarkıyı 45 yıl önce bir Haziran ayında yayınladığını öğreniyorum. (27 Haziran)
*
Birbirimize sıcak bir yaz gününde sıcaktan ve insanlardan şikayet ederek ne çok külfet ekliyoruz diye düşünüyorum. Buzlu kahvenin sonunda erimeye yüz tutmuş buzlara ve ardından yüzüne bakıyorum. Sonra tekrar… Sonra tekrar, tekrar. Seni dinlemiyor, yalnızca dinliyormuş gibi yapıyorum. Uçsuz bozkırda çatlamak için koşan bir yılkı, leşine süzülen bir akbaba, ateşten duvarların cehennem gibi atan nabzını eklemlerinde hisseden bir kertenkele ya da… Fark etmez işte. Aklım yaz günlerinin bu manzaralardan müteşekkil ıssızlıklarına gidiyor. Yaz mevsimlerine ait o ıssızlıklarda olmalıyım, burada değil.
*
Örtüyü kaldırırsan eski günlere uzanabilirsin. Örtüyü bir çırpıda yere fırlatırsan eski günlere karşı duyduğun öfkeyi sadece bize değil herkese gösterebilirsin. Hem insan, eski (geçmiş) günlerde de, içine uyandığı günlerde de bir şeylerin ters gittiği hissini kalbinde duymadıysa ve muhtemeldir ki hala da duymuyorsa muhtemelen ya gamsız ya da ölüdür.
Örtüyü kaldır. Eski şeyleri örttüğümüz bir örtüdür, içimizde bizi çağıran başka bir ben.
*
Tanrı düşüncesi bütün umarsızlıklarımızı boşa çıkarmaya yetiyor.
*
Artık dünyaya eskisi gibi bakmadığımı fark ettim. Eskisi kadar kalabalıklardaki trajik manzaralara takılmıyor gözlerim. Geceleri karanlıklara dalıp, sokak lambasıyla aydınlanan ağaçların dallarındaki ürpertileri seçmeye çalışmıyorum. Bir çehrenin kıvrımlarına dalıp dalıp gitmiyorum mesela. İşitsel olanın tahakkümü altına girdim bilerek. Görmekten ziyade işitmek ve işittiklerimi birkaç kelime ile sırlamak yetip de artıyor bile. Göreceğimiz ne kaldı? Hasılatı milyonları aşan; yarısı güldürülerle, yarısı basit acılarla bezenmiş son moda filmler mi? Ya da manzaraların ortasında bir sivilce gibi irinini akıtmayı bekleyen betonarme binalar mı?
Oysa işiteceğimiz çok şey var. Zamanın, yolların, kanın ve başımızı ellerimize aldığımızda şuurumuzda dönüp duran düşüncelerin sesi mesela.
*
Güneşin hararetinden, ıhlamur gölgelerine sığınırdık. O vakitler, ruhumda tatlı bir uykuydu benim gençliğim. Bir uçurumdan düşüvermem ansızın ya da saçlarımın yüzmesi karanlık sularda… Mümkündü her şey.
*
Aşkı herkesten farklı anlatmak zor. Aslında hem kolay, hem de zor. Herkes farklı bir şey anlıyor aşk dendiğinde ama onu anlatmaya gelince, hep aynı şeyleri anlatıyorlar.

Temmuz

O sabah inanılması güç şeylerin insanın yüreğinde bıraktığı tortularla uyandı. Rüyasında öfkelenmiş ve hayal kırıklığına uğramıştı. Rüyasını, rüyasında neye öfkelendiğini ve neden hayal kırıklığına uğradığını bir türlü hatırlayamıyordu.  Hışımla yataktan kalktı. Kahve alıp, bir sigara yaktı. Gözlerindeki mahmurluk ve dilindeki boktan tat sabahın tahmin ettiğinden daha erken olduğunun habercisiydi. Bir bulutun içinde yüzüyor gibi balkona çıktı. Deniz, yeni doğmuş güneşin taze parıltılarıyla gümüş renkli bir sıvı gibi kıpırdanıyor, martılar şeytani kahkahalarla balkonunun etrafında dolaşıyordu. Güneşe dayanamayıp, yüzünü buruşturdu. Üstüne kirli banyo paspaslarının atılmış olduğu plastik sandalyeye oturmaktan başka çaresi yoktu.
Oturdu. Kahvesini masaya koydu. Şöyle bir gerindi. Etrafındaki hiç bir şeyde yeri geldiğinde delirmemek için göğsüne sığındığı o bilindik gerçeklik yoktu sanki. Güneşin buğu buğu artan harareti, martıların çılgın kahkahaları, sigaranın tadı… Her şeyin sahte olduğunu duyumsadı. Hatırlayamadığı rüyasının öfkesi bile, zehirli tesirinin hala tüm şiddetiyle sürmesine rağmen bildiği gibi değildi nedense. Sanki yeteri kadar gerçeklik için sürdürülmesi gereken bir oyundu tüm bunlar. Sebebi meçhul hayal kırıklığı, onu, dünyanın tüm curcunasından -sanki bir şeyleri telafi etmek için- başka bir rüyaya çağırıyordu.
Yoksa hala rüyada mıydı? Neden olmasındı? Şüphelendi. Göz bebekleri büyüdü. Yutkundu. Rüya ve gerçeğin iç içe geçtiği bir diyarda olmalıyım diye düşündü. Denizin gümüş renkli bir sıvı gibi çalkalandığı şu manzara, martılar, masmavi gök ve sabah gerçek olamayacak kadar tuhaftı hem. Yerini yadırgadı. Gözlerini bir an için kapatıp, uyandığı ve yataktan kalktığı anı düşündü. Bir türlü emin olamıyordu. Çareyi sıcak kahve fincanını birdenbire iki eliyle sımsıkı tutma fikrinde buldu. Gerçekliği sınamak için biraz delilik gerekirdi. Ama yine de cesaret edemedi. Buna yeltenmeden rüyada olmadığını anlayabilirdi hem.
Geçip gitmişti işte. Öfkesi de, hayal kırıklığı da bir rüyaya aitti sadece. Denizin kıpırdanan gümüş suyuna bakarken süregelen bir rüya vehmiyle çocukluğundan beri dinlemediği bir şarkının nakaratını söylerken buldu kendisini:
Gözümü açtım gördüğüme inanmadım…
Sanki bir kötü rüya korkarım aman Allah…
Onun "Hangi şarkıydı bu?" diye soran dikenli sesiyle irkildi. Dağınık saçlarıyla sessiz sedasız geli karşısındaki sandalyeye oturmuştu. Her şeyiyle tam tekmil oydu elbette ama ya gözleri? Gözleri neredeydi? Çocukluğunun yaz sabahları, beyaz nevresimler, tahta kapılı balkonlar, gerinen, terleyen tenler ve annesinin sesi bir çırpıda geçti zihninden. Onun gözleri yoktu yine. Başını kaldırdı, tüm dikkatini toplayarak baktı bir kez daha. Olmadı. Güneşin hararetinden kendisine ait şeyleri süzdüğü şu anda, onun gözlerine bir türlü rastlayamadı. Dirseklerini masaya dayayıp iki eliyle yüzünü kapattı. Çocuklar gibi ağlamak istiyordu. Dudakları titrerken, boğazında infilak etmeyi bekleyen bir yanardağ vardı sanki. Zamanın hükmünü yitirdiği meçhul bir gurbetteydi. Doldu, yükseldi ve tam çaresizce ağlamak üzereyken sayfaları sararmış, eski bir mecmuada okuduğu cümleleri hatırladı. Demin zihninden gelip geçen annesinin sesi, şimdi çok uzak bir yerden onu çağırıyordu. Sanki göğsünden aşağıya yuvarlanan o berbat his yere düşüp de tuz buz olacakmış ya da boğazındaki yanardağ infilak edip de güneşin hararetiyle birlikte her şeyi yakacakmış gibi korktu. Derin bir nefes alarak gözlerini açtı. Terden sırılsıklam olmuş alnından süzülen terin tuzu gözlerini yakarken, mecmuada okuduğu cümleyi sayıklayıp duruyordu:
"Bilir misiniz, rüyada insanlar birbirinin gözlerine bakamazlar."
Bir kez daha annesinin diğer odadan kendisine seslendiğini duydu. Yanına gidip gözlerine bakmak için aceleyle yataktan kalktı.
*
Çoğu zaman mevcut huzurumuzu paramparça edecek şeylere meylederiz. Bize yaşadığımızı hissettirecek bilinçli yanlışların, durumlara göre doğrularla eşit hatta büsbütün doğru olacağına dair inancımız her ne kadar cılız olsa da çepeçevre sarar bizi. Huzurumuzu, içimizin kuytularında ellerden sakınıp da her türlü zarardan korurken; yanlışlara ve doğrulara duyduğumuz kaypak hislerin yardımıyla, onu yine kendi ellerimizle mahvetmekten geri durmayız.
*
Yakaladığı ilk fırsatta göğün iki yakasına yapışacak, dudaklarında zehirli tükürükler, kırlaşmış şakaklarında kabaran mor damarlarla hesabını soracak.
Ama neyin?
Hesabını soracağı şey var olmaksa eğer, şüphesiz ki bu milyarlarca insanın gelip geçen yazgısıdır. Diyelim ki hesabını soracağı şey varlık değil de, bir gün yok olacak olmak olsun… O zaman da milyarlarca insanın başından gelip geçen yazgıdan başka bir şey değildir ki bu. Ancak neyin hesabını soracak olmayı bilmemenin hesabını sorabilir. Bu da pek azının dert edindiği bir meseledir.
Yine bir azınlınlğın içinde olduğunu idrak ederek tüm öfkesi söner böylece. Dudaklarındaki zehirli tükürükleri, sanki o dudakların arasından kaçacak bir küfrü zapt etmek istercesine elinin tersiyle siler, kırlaşmış şakaklarındaki damarların üzerinden ağır ağır süzülen dolgun ter damlalarının iç gıdıklayan cilvesiyle dünyevi hazları hatırlar. Yarı mütebessim, yarı öfkeli, oturur bir köşeye. Şaşkındır. Göğsündeki çarpıntı diner. Başını ellerinin arasına alır ve hesap sırasının kendisine gelmesini beklemeye başlar.
Ta ezelden hesap soranlara değil, hesabı sorulacak olanlara ait bir kalbi vardır onun.
*
Zamanın Ötesi İçin / Zaman Dışında Bir Yer
Issız yolun ortasında duran iki karaltı. Nereye gideceklerini bilmiyorlar. Örümcek ağları var omuzlarında. Parmak uçlarında sarı nikotin kirleri. Biri, ağaç altında yılanlara sarılarak uyuduğu uykusunda gördüğü şehvetli rüyaların,  nemli tenlerin ve iç bayıltan kokuların tesirinde hala. Diğeri ise kelimelerin kökenine dair duyduğu hastalıklı düşüncenin yumağına sarılmış, içinden çıkamadıkça çıldıracak gibi oluyor. Uykusuz.
Şehvetli rüyaların kahramanına A diyelim.
Kelimelerin kökeninden muzdaribe ise B.
Dere kenarına iniyorlar. Dere kenarında örümcek ağlarından ve nikotin kirlerinden temizleniyorlar. B, içinden bir şeylerin aktığını, sanki bir zembereğin boşaldığını hissediyor. Uykusuzluktan bayıldı bayılacak. Çöktüğü yerden kalkamıyor.
A ise geçmiş günlerden miras kalmış ateşli hayallerle, dere kenarında gelmesi muhtemel olan bir perinin yolunu gözlüyor. İki gündür hiç konuşmuyorlar. B kelimeleri kovalıyor, A ise rüyalarından arta kalan hayalleri.
Metalik tıkırtılar ve sinyaller arasından, kendilerine kotarabildikleri eskilere ait şeylerle yaşıyorlar.
Oysa mavi gök çatlayabilir. Her kuş Umay olabilir, her yıldız İştar… İhtimal bu ya, tabiatın içinde insan, eski gizemlere dair her şeyi yeniden keşfedebilir. Her şey olabilir. Bu inancın peşinden bir ömür gitmek istiyorlar. Nafile...
Dere birdenbire şaha kalkıyor. Yükseliyor. Yatağından taşıyor. Eski bir masaldaki kötü bir ifrit gibi oluyor. A ile B kaçmak isterken onları enselerinden yakalıyor bir çırpıda, yutuyor. Sonra yeniden yatağına uzanıp, sonsuza doğru akmaya başlıyor. Şehvetli rüyalar ve kelimeler önemini yitiriyor böylece.
Onlar dereye karıştıktan sonra, dünyada böyle insanî zaaflara, eski şeylere bir daha rastlanmıyor.
*
Önümüzde çatallanan bir yol var. Her çatal kendi menzili için muteber. Bu yolun çatallarından biri dünya. Diğeri ise kaygı. Dünyada ilerleyenler, heybetli göklere, bereketli topraklara ve ansızın beliren şahane mucizelere şahit oluyorlar çoğu kez. Kaygıda ilerleyenler ise daima belirsizliği tecrübe etmenin ayartısıyla yaşamlarını sürdürmek için sebep arıyorlar. Bakarsak kaygı yolundan ilerleyenler yaratıcı ve cesur; dünya yolundan ilerleyenler ise cesaretlerini çoğu kez önceden tasarlanmış bir emniyet duygusundan alıyorlar. Dünya yolundan gidenler kaderci mi desem? Kaygı yolundan gidenler içinse kader yalnızca bir bilmeceden ibaret.
*
Hangi şiirdi o?
Hani yaşanması muhtemel aşkların içinden kendime bir yangın ve bir de çiçek kopardığım…
İçimde yangın, elimde o çiçek; bahara açılan bir kapının eşiğindeydim daha dün.
Dudakları çatlamış, saçları darmadağın genç bir hayaldim mabedlerin içinden süzülen,
Bitti. Bir şiir gibi tek nefeste sona erdi.
Bir zamanlar yazdıklarımı, mabedleri ve en nihayetinde kendimi yitirişime dair şeyler tüm bunlar.
*
Bilinmezliğe hazırlanıyoruz. Tüm ömrümüz bu uğraşla geçiyor. Ucundan kıyısından tutuyoruz ihtimallerin ve kendimize bu ihtimallerin yörüngesinden paylar çıkarmaya çalışıyoruz. Az sonra ya da günler sonra ne olacağını bilmediğimiz için yaşıyoruz. İdeolojiler geleceğe dair toplumsal bilinmezliği bir parça örselediği için onlara sıkı sıkıya bağlanma eğiliminde oluyoruz bir de. Oysa içimizdeki o bize has bilinmezlik ideolojilerle giriştiği savaşta galip geldiğinde kocaman bir hiçlikle yüzleşiyoruz. Bu hiçliğin tahakkümüne boyun ediyoruz mecburen. Hayatın, hayatımızın anlamı boşalıyor böylece.
*
"Bu kadar kırılmak insanı en sonunda toz eder. Kırıla kırıla en nihayetinde toz olacaksın..." diyor. Aslında toz olduğumu hissetmiştim yakın bir geçmişte. Yıldız tozu hem de! Eski zamanlardaki, eski ölümler gibi.

Ağustos

15.08.2025
M……..
İnsanın, zamanı geldiğinde kendisi olmadığını fark etmeye mecbur olması üzerine düşünüyorum. Bu mecburiyet halinde her ne kadar bir makinenin çarkı, bir kümenin elemanı olsak da, kendimizin dışında bulduğumuz hakiki benliğimizi nesnel olarak tahlil etme fırsatını bir tek kendimiz olmadığımızı idrak ettiğimizde yakalarız.
*
16.08.2025
M……..
Çakıllı ve tozlu meydanda kara bir köpek kıvrılmış yatıyor. Önce sokak lambasının ışığında dönüp duran sivrisinekleri, sonra karşıdaki evlerde tek tük yanan ışıkları izliyor, o ışıkların yandığı evlerin odalarındaki hazları, nefretleri, sevgileri, sessizlikleri ve yalnızlıkları düşünüyorum.
Yaz gecesi esen şu ılık rüzgar, zamana dolanmış bir halde hepimizi kendisine katarak, gecenin sessizliği içinde kainatın en uç noktasına taşıyor bizi şimdi. Tüm sessizliklerin ve yalnızlıkların bir araya toplandığı bir anaforda başka bir mekan ve başka bir zaman için yeniden dirildiğimizi hissediyorum. Artık her şey kendi varlığından sıyrılıyor. Geçmiş yalnızca bir zamanlar kurulmuş bir hayal, an ise gerçekliğinden bir türlü emin olunamayan bir serap haline geliyor.
“Ben nasıldım?”
“Biz nasıldık?”
Belirsizlik, kainatın en ucunda bizi kaygıdan arındıran bir ilaçtır artık. Bu ilaç gecenin sessizliği içine dimağımızı acıtarak sağaltırken, her şeyin bir sebebi olduğuna inanmak isteriz.
*
20.08.2025
M……..
Tren düdüğü, karşı tepelerde güneşin batışını izleyen akşam kuşlarını ürpertiyor. Bu hazin gurûb anında dilimde bir türkü:
“Yazı beraber geçirdik, kışın ayırdı felek…”
Küf yeşili tozlu bir bulamaç, sanki tenime sıvanıyor. Taşlar, dokunsam ufalanacak gibi.
*
 30.06.2025
M……..
I.
Bireysel felaketler, zaman sarkacının dolandığı paslı bir çiviye benzer. Bu sarkaç her ne kadar kendi hareketiyle salınmak istese de, gövdesine dolandığı o paslı çivi orada sapasağlam durmaktadır. Böylece bir günü daha geride bırakmanın mutluluğu, bireysel felaketlerin içinde insanî tek duyuştur. Bireysel felaketler öyle absürt ifadelerle süslüdür ki, insan kış mevsiminin ortasını, bahar olarak görebilir ya da sadece bir şarkıda bile yeniden kendisine kavuşabilir.
Gövdesi ve tüm uzuvları sanki pamuk iplikleriyle birbirlerine tutturulmuş eğri büğrü insanların arasında uzayan saatler, yerden bir toz bulutunun kopması, güneş ve rüzgar…
İnsan, bireysel felaketlerde bu tür şeylere birden fazla ve inanılmaz manalar biçebilir. Mesela soğuk suyla eklemlerinden ağrıları dindirmek isterken, kirli aynalarda kendi şakaklarındaki aklara tebessüm edebilir. Artık kirli aynalar yalnızca geçmişe ait kılınır böylece.
II.
İnsanın bir şeyleri olduğu gibi kabul etmek mecburiyetinde olmasına dair neler söylenebilir? Cilt cilt kitaplarda bu mesele hakkında birçok şey yazıyordur elbet. Ama insanın bizzat kendisinin her şeyi olduğu gibi kabul etmesi, varlığın içinin boşaldığı, her şeyin büsbütün manasız bir hale geldiği bir yerde hiçbir ifade biçimine sığmaz. İtiraz hakkının olmadığını keşfeden bir insan için yeniden doğmak gibi bir fikir mümkün değildir. İtiraz hakkı yeniden doğabilmenin, değişimin ve dönüşümün teminatıyken, itiraz edemeyen insan kendi mevcut boyutlarında yaşamaya mahkumdur artık.
*
31.08.2025
M……..
“Saat on bire kadar uyudum, bir günü öldürmüş gibi hissediyorum.”
Bir insan, saat kaça kadar uyursa bir günü öldürmüş gibi hisseder bilmem ama mutlak gerçek şudur ki; günler hiç ölmez. Yaşanmış, geçip gitmiş olsalar bile artık onlar “yaşanmış” olduğundan, tüm teferruatlarından sıyrılmış, yalın ve çıplak halleriyle şuurumuzun en mahrem yerine gizlenmişlerdir. Bir günü öldürmüş gibi hissetmenin arzusu bizi yeniden yakaladığında, şuurumuzun mahremine gizlenmiş günleri hatırlar ve onlardan yeni hatıralar devşiririz.
 
Eylül

13.09.2025
K…….. / D……..
Burada Yunan radyoları çekiyor yalnızca. Cızırtılar ve esrik nağmeler. Ulaşılamayan denizin can alıcı, parlak mavisi. Tozlu bayırların kenarlarında sereserpe yatan hastalıklı köpekler. Eylül ayında Temmuz sıcağı. Her şey, yaz mevsiminin bir parça hareretinden vücuda gelmiş gibi. Buğulu rüyalardan uyanışlarım ve uzakta zeytin ağaçlarının gölgesinde sıcaktan kıvranan kara yılanlar.
*
20.09.2025
K……. / D……..
İçimde terkedilmiş, eski bir mabet. Her sabah, sanki o mabet  yıkılıyormuş gibi korkuyla uyanıyorum. Geleceği sık sık düşünmenin, ümidi sömüreceğini biliyor, kendimi ümit etmekten alıkoyuyorum. Yine de karşıdaki ıssız tepelere bakarak son bir kez şöyle diyorum:
“Oysa yaşamak bir yerlerde hala güzeldir. Balçığa dokunmadan, içimdeki mabet yıkılmadan, derin çok derin düşüncelerden bir çığlıkla uyanmadan, yaşamak hala güzeldir.”
*
23.09.2025
K…….. / D…….
I.
Eylül bitmek bilmiyor. Geçmiş Eylüller geliyor aklıma. Hepsi birer şiir gibiydi. Mübalağa değil… Sahiden her biri en müthiş mısralarla örülmüş birer ömür fasılasıydı sanki.  Nasıl başladığını, nasıl bittiğini anlamazdık. Güneş hareretini usul usul yitirir, geceler serin ve tatlı bir rüzgarın ürpertisini kuşanırdı sırtına.
Şimdi bitmeyen bir Eylül’ün süreğindeyiz. Günler sarı sarı halatlardaki, iri düğümlere benziyor sanki.
II.
Sanıyorum ki kendimizde, her şeyi, hatta hayatı aşan bir benlik türünü keşfettiğmizde Camus’un “absürt” dediği merhaleye erişiyor ve onu idrak ediyoruz. Bu benlik türü en mukavemet gerektiren anların yardımına koşan ve aslında hayatı bile aşacak kadar yaşama içgüdüsüne hizmet eden bir tür ilkel tavır.
Gerektiği yerde hayatı aşan ve onu kendi dairesinden ıskartaya çıkartn bir benlik, ancak ilkel çağların yaşam ateşi ve arzusuyla pişmiş olabilir. Hayatın ötesine, hayatın kendisi için uzanmaya muvaffak bir benlik, aşkın benliğin, belki de Nietzche’nin üstinsan’ının bir göstergesi olabilir mi?
*
25.09.2025
K…….. / D……..
I.
Yarım kalmış cümlelerin tamamlanacağına dair bir teminat verilmiş midir hiç? Sanmam… Yeryüzünde kimse yarım kalmış bir şeyleri tamamlamaya hevesli değildir. Yarım kalmış bir ömür ki mesela aslında kimseye yük olmaz.
II.
Foseptik kokusu, sivrisinekler ve toprağın iğreti kıpırdanışı. Ağaç kavuklarında örümcek ağları. Burada beyazın en kirli, siyahın en hastalıklı hali her köşeye sinmiş. İmzalar, küfürler, entropiden umulan nizam! Ele geçmeyen huzur. Kıvrak gövdeleriyle çamurlara bulaşmadan kaybolan kediler.  Hastalıklı köpeklerin sırnaşmasıyla, uzaklara dalmaktan vazgeçmenin, tetikte olmanın timsali o tedirgin bakışlar. Sahte bir şefkat. Bir de… Zühre yıldızı da parlak değil eskisi gibi. Sabah ayazının tenimde açtırdığı zakkum çiçekleri ve titreyen gövdemden dökülen tomurcuklar.
III.
Bakarsak eğer dilden dile gezen bir sorudur: “Başkalarını çıkarırsam, ne kalır benden geriye?” Biliriz, başkaları tarafından yıkılır, yine başkaları tarafından imar ediliriz. Yaşamlarımız başka yaşamlara müddetlidir aslında.
Postmodern çağın yanlış bireysellik algısı, başkalarıyla birlikte başkalaşmamızdan ibarettir. İnsanı dört duvar ya da dikenli tellerle çeviren ve oraya mecbur kılan her sistem bizden başkalarıyla birlikte başkalaşmamızı ister. Burada başkalaşarak ve aynı zamanda aynılaşarak üretilen meta, sistemin normlarına göre sağaltılmamızdan doğan saf enerjimizden  başka bir şey değildir.
IV.
Büyük idealler için mücadele etmek ve bu mücadeleyi kutsal bir meşakkat silsilesi olarak kabul etmek bana ezelden bir tür erdem yoksunluğu gibi geliyor. Teslim olmanın her kutsiyeti aşan ateşli cüreti, hissedilen, tadılan, duyulan, görülen her nesnenin ulaşılabilirliğinin ötesinde göksel ve hatta büsbütün yokluğa ait bir tür şanlı kötülük ve ukalalık değil midir? Buna muhtacız…
Sarkazmın binbir renkli ve her yere uzanmaya muktedir kollarının, yarınların akşamlarına getireceği eşssiz gösteri budur! Varlık için ona katlanmaya sebepler yaratmak gerek ne de olsa.
Fakat bu yine de umursamazlık değildir. Varlığı özümseyip, onu her noktasıyla idrak ettikten sonra bu idrakin doğurduğu karanlığa karşı, daha girift ve sahici bir karanlık yaratmanın bilgeliğine erişme ümididir. 
*
26.09.2025
K……../ D…….
Trajedinin en eski tanımlarından biri “kahraman” kavramını kaderle pençeleşen insan diye tanımlar. İnsan her ne kadar kader kahraman olmaya hevesli olmasa da, kaderle mücadele etmenin başkaldırışına kapılabilir.
*
 
 
Ekim

 01.10.2025
K…….. / D……..
Etimin sımsıkı, deri bir halat haline geldiğini duyumsuyorum. Hala kavurucu Ekim güneşi ile gerilen, kararan, susayan şu etim artık iklimlerin eseri değildir. Çünkü yaşamak, daima ıssız bir çölde olmak hissini nereye gitsen içinde taşımaktır.
*
03.10.2025
K…….. / D……..
Saat sabaha karşı üç. Gökte yıldız tufanı. Karşı tepelerde ay ışığı. Her şey yıldızlar kadar uzak şimdi. Kendime dahi yıldızlar kadar uzağım. İnsan gökyüzüne bakınca neden yaratıldığını düşünür?
*
06.10.2025
K…….. / D…….
İtaatin her türlüsüne karşı duyduğum öfkeyi, yine itaat ederek gizlemeye çalışan riyakar bir tarafımın olduğunu keşfediyorum. Bu, kaderle inatlaşırken ya da içinde mahkum olduğu döngüyü kırmaya çalışırken insanın her yolu mübah görmesi gerektiğini hatırlatıyor bana. Gururun bu denli göreceli olduğu, akışkan ve kaypak bir düzende; hevesle, ağız dolusu, göğüs kabartan bir şevkle itaat etmek ve bundan haz duymak itaatten alınacak en güzel intikam.
*
09.10.2025
K…….. / D…….
I.
Pencerenin pervazlarındaki tozların üzerinde titreşen sabah güneşi. Zor uyunan bir uykunun hemen öncesinde kendi kendime mırıldandığım şu cümle: “İçinde, kapkara, parlak derileriyle yüzlerce yılanın kıvrandığı kör bir kuyuya benziyor aklım…
Her şey ama her şey sağlanmaya çalışılan düzenin getirdiği düzensizlikten ibaret. İmar etmek isterken yıkan ölçüsüz bir el dolaşıyor üzerimde. Yüzü lekeli, yabani bir genç adamın fazla uzun bacakları ve kuzguni siyah saçlarıyla karşma dikilip, bir ölü dudağına benzeyen dudaklarıyla üfüre üfüre söylediği bir cümleyi düşünüyor ve tebessüm ediyorum:
Buraya lanet çökmüş, musibet çökmüş…
 
II.
Rüzgarın acı bir tadı var, tenimde kar çiçeği,
Her gece uyur uyanık bir kuyuya düşüyorum.
Simsiyah yılanlar kıvranıyor içimde,
Rüzgarın acı bir tadı var, üşüyorum.
III.
Kendisini tekrar eden her şey, bir müddet sonra içinde bulunduğu bu kısır döngüyü idrak etmekten kendi iradesiyle vazgeçiyor. Zamanın geçiyor gibi görünmesi bu yüzdendir.
*
18.10.2025
K…….. / D…….
Ayın şavkı zeytin ağaçlarının gövdelerine saklanmış hayaletleri uyandırıyor ve ben gecenin ortasında, her taşın altında nefes alıp veren cümle mahlukatın yükünü sırtıma almış, eski bir savaşçı gibi mağrur, öylece duruyor, her zerremin, esen bu soğuk rüzgarla Akdeniz’in karanlık sularına karışacağı zamanı bekliyorum.
 Kasım
05.11.2025
K……. / D…….
I.
Bir insanın tüm çaresizliği ve yalnızlığı ile başbaşa kalması üzerine…
O akşam iki dal Türk sigarası bulduğumuz için seviniyorduk. Ay gökyüzünde eski bir inayeti hatırlatırcasına büyüyor ve yumuşak, beyaz parıltılarıyla zeytin yapraklarını yıkıyordu.
Tüm çaresizliğimiz ve yalnızlığımızla berrak bir gurbet akşamındaydık.
II.
Her gece uyumadan evvel, üzerinde mehtabın uyuduğu o denizin bilmem kaç fersah ötesine sürükleniyorum. Issızlık ve dalga sesleri ortasında yok olma hissiyle uyuyorum. Dünyanın tüm yalnızlıkları yastığıma sığıyor.
*
11.11.2025
K…….. / D…….
Birbirine yaşam boyu tesir ve temas etmesine rağmen, zehirli tabiatını diğer insanların üzerine bulaştırmaktan kendini alıkoyan ve bunu bilmeden adeta ahmakça yapan tek tür insanoğlu. Acı zehrini başkasıyla kıyas etmenin hazzını yaşamaktan geri durmasa da, kendisiyle ve sonra tabiatla savaşmaktan kaçınmaz o. Farkında değildir, insanı insan öldürdüğü gibi insanı insandan yine insan korumaktadır üstelik.
*
12.11.2025
K……. / D…….
Gözleri bal köpüğü, uyuzdan tüyleri dökülmüş, yaralı bir kedi. Gökyüzünde akşam yangını. Geçen akşam yine o kediyi besledikten sonra iri kamyon tekerleklerinin altında ufalanan kumların kabartısıyla oluşmuş daracık patikadan uyumaya giderken düşündüm de, Çehov’un bir öyküsünde yaşıyor olabilir miyim?
İyice akşam çöktü mü, kuytulardaki her gövde, bir gurbet akşamının külfetiyle iki büklüm, gelecek günleri beklemektedir muhakkak.
*
14.11.2025
K……. / D…….
I.
Karanlık ufuk şimşeklerle aydınlanıyor. Tepelerin karanlığı ile birleşen gökyüzünde solgun bir aydınlık. Kızıl bir sabah sonra. Güneşin kızıl kum tepelerinin üzerinde uyandırdığı yansımalar eski, çok eski bir fotoğrafı andırıyordu.
II.
An geliyor nasıl da kararıyor, umudumuza ait ne varsa… Yaşam, öyküsüz, sessiz, kainatın ilk gecesine benziyor sanki. Böyle anlarda yıldızları izliyorum ben. Çünkü kainatın ilk gecesinde yıldızlar vardı yalnızca.
*
20.11.2025
K……. / D…….
I.
Ferdinan Bardamu ile yanlış zamanda, yanlış yerde mi tanıştım? Sanmıyorum. Tam yeri, zamanıydı gibi geliyor bana. Geçmiş yazın buhranıyla sersemleyerek ve mücadele kuvvetimin son raddesini her saat başında yeniden hatırlayarak okudum cümlelerini onun.
II.
Her sabah şanlı gövdem ile kızıl şafağı selamlayarak bok çukuru ve çakıl dolu yoldan ebedi bir ışığa ilerliyorum. Buğulu camların ardından görünen o hastalıklı köpeklerin katmerli tüyleri. Lekeli bulutlar ve hala orada duran kutup yıldızı.
*
21.11.2025
K……. / D…….
İçimde yeniden o kutsal azabı hissedebilmek… Sanki ufka kadar uzanan ıssız bir manzaraya saatlerce bakmaya benziyor. Issızlığın ve uzaklığın o yekpare, o her şeyden ayrıksı ama tüm bunlara rağmen kainatın ekseriyetini teşkil etmesi…Büyük bir ıssızlık mucizesine şahidiz. Bize ötelerden gelen hakiki inayet, ıssızlık. Denizlerin ortasını düşlemek bile yeter yaşamı hissetmek için.
*
23.11.2025
K…….. / D……..
Bir kez dahi olsa tabiatın ortasında günün doğuşunu veya batışını seyredenler, insan varlığının aslında ne kadar kıymetsiz olduğun anlarlar.
Uzaklardan duyulan hayvan sesleri, bir daldan bir dala telaşla konan kuşlar ve hafif bir rüzgarla kımıldanan yapraklar. Her şeyin kendi durgunluğu. Tabiatın kendi rüyası, her sabah kendi sükunetini muhafaza edememekten korkmaktadır adeta. Kımıldanan yapraklardaki tevazu ve uzaktaki ağaç kümelerinden tüten esrar bir sis bulutu halinde inmektedir ovaya.
Bizler tabiatı hayran hayran seyrederken, kendi beyhude ve iğreti varlığımızın buhranıyla,varlığımızın kıymetsizliğini bize unutturacak çareler ararız. Bu yüzden savaşır, bu yüzden satın alır, bu yüzden satar ve satılırız.

Aralık

26.12.2025
K…….. / D…….
Gecenin karanlığı kadife bir kumaş gibi çekilmiş pencereye. Bir soğuk rüzgar başımda ıslık ıslık dolanıyor. Neler düşünüyorum neler, başım bir hoş!
Azap yüklü göğsümü sıcacık kayalarda ufalayıp, kendi çilemi yok edip böylece, şimdi başımda dolanan bu soğuk rüzgarın kesildiği yerlerde yokluğa karışmak istiyorum.

Sık Ziyaret Edilenler

Higgs Bozonu ve Çocuk Sezgimizdeki Masumiyet

Şekilcilik, Kabuk ve Öz

NON FVI, FVI, NON SVM, NON CVRO.