Hiçbir Gecenin Sonu Yoktur

 “Gecenin Sonuna Yolculuk” Üzerine


Gecenin Sonuna Yolculuk / Voyage au bout de la nuit
1972 yılında Folio Yayınevi Dubuffet'nin "Mur avec passant" adlı tablosunu "Gecenin Sonuna Yolculuk" romanının kapağı olarak kullandı. 

Yirminci yüzyıl edebiyatının en keskin hançerlerinden biri, alışılagelmiş edebiyatın o zarif göğsüne bir hançer gibi saplanmıştır… Louis-Ferdinand Céline’in ilk romanı: Gecenin Sonuna Yolculuk'tur bu hançerin adı. Bendeniz bu romanı yalnız bir kere değil, altını çize çize, defalarca okudum. Kütüphanemdeki hayli yıpranmış nüshasının neredeyse her sahifesinde kırmızı kalemle, aceleyle karalanmış notlarıma göz atarım da ara ara, bu eserin bana söylediklerini ve söyleyeceklerini düşünürüm.

1932’de Renaudot Ödülü’nü alır bu eser ve kısa sürede Fransa’yı, ardından da tüm dünyayı ikiye böler. Kimilerine göre modern edebiyatın zirvesi, kimilerine göre ise bir nihilizm girdabından başka bir şey değildir. Le Monde’un “Yüzyılın 100 Kitabı” listesinde altıncı sırayı alır. Henry Miller’ın Tropic’lerinden Charles Bukowski’nin sermest monologlarına, Samuel Beckett’in suskunluğundan William Burroughs’un kesik, yaralı cümlelerine, hatta Türk edebiyatında Oğuz Atay’ın bazı pasajlarına kadar uzanır bu romanın tesiri.

Aslında bakarsak bu romanda Céline’in zaferi dildedir. Klasik Fransızcayı –o ağdalı, kimi zaman akademik, kristal avizeler altında titreşen o incecik, zarif dili– sokak argosuyla, küfürle, kesik soluklarla, yarım kalmış haykırışlarla ve o meşhur üç noktalarla paramparça eder. Cümleler tökezler, sonra nereden doğduğu bilinmez bir intikam ateşiyle sürat kazanır, birdenbire durur, yeniden fırlar. Bu üslup edebiyatı “temiz” olmaktan çekip alır; onu kirletir, bozar, sokağa indirir. Artık içimizde, köşe bucak toplumun normlarından sakladığımız esas benliğimiz konuşmaktadır adeta.

Henry Miller “Tropic of Cancer”ı bu romanı okuduktan sonra yazdığını söyler. Jack Kerouac’ın "On the Road"undaki o yol macerası burada da yankılanır, lâkin fark şudur ki, Céline’ın bu romandaki yolu benlik arayışındaki aydınlığa değil, uçsuz bucaksız bir zulmete çıkar. Bukowski’nin "Ham on Rye" ya da "Post Office"indeki o zehirzemberek, sarkastik ses, Céline’in mirasçısıdır sanki. 

Romanın kahramanı Ferdinand Bardamu, Céline’in -yarı otobiyografik- bir gölgesidir; fakat bu gölge sahibinden daha vahşi, daha yalın, daha acımasızdır. Kahramanımız romanın başında her ne kadar militarizmi lanetlese de, insan varlığının dayandığı çelişkileri yüzümüze vururcasına Birinci Dünya Savaşı'na gönüllü katılır. Ardından Afrika sömürgelerinde memur olur, tutunamaz. Gider Detroit'te Ford fabrikalarında Taylorizm’in dişlileri arasında ezilir, Paris banliyölerinde hekimlik yapar. Lâkin bunlar gerçek bir hayat hikâyesinin o girift örgüsü ve kader vurgusundan ziyade, roman kahramanının adeta ayna karşısında kendi çehresine dalıp gitmesi gibidir.

Bardamu’nun sesi okuyucuyu yakalar, sarsar, güldürür, iğrendirir, acındırır ve nihayet kendi fikriyle başbaşa bırakır. Bardamu bir anti-kahramandır. Dostoyevski’nin "Yeraltından Notlar"ındaki o her şeyden şikâyetçi yeraltı adamının, Camus’nün "Yabancı"sındaki Meursault’nun, Sartre’ın "Bulantı"sındaki Roquentin’in ya da sinema tarihinde önemli bir yeri olan 1993 yapımı "Naked" filminin ana karakteri Johnny'in bir terkibidir adeta.

 
Henry Mahé'nin 1933 tarihli çalışması: Gecenin Sonuna Yolculuk / Molly ve Bardamu

Roman, isminden de anlaşılacağı üzere aslında klasik yolculuk hikâyesi değildir. Aydınlıktan karanlığa, saflıktan bulanıklığa, umuttan dipsiz bir yeise uzanan ruhsal bir seyri anlatır. Bu seyirde kahramanımız Bardamu Birinci Dünya Savaşı'nın cephelerinde kahramanlık masalının, korkaklığın ve anlamsızlığın hakiki yüzünü keşfeder. Erich Maria Remarque’ın "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok"uyla kıyaslandığında Céline’in farkı aşikârdır: Remarque acıyı hürmetle anlatırken, Céline bu acının sebeplerine isyan eder eserinde. Savaş onda bir trajedi değil, insan varlığının -gereksizliğinin- tabii bir neticesi haline gelir.

Sömürge Afrika’sına memur olarak giden Bardamu, kolonyalizmin barbarlığına, açgözlülüğe, ırkçılığa şahit olur. Amerika, Detroit’te Ford fabrikalarında çalışmaya başlar ve modern kapitalizmin ruhsuz bir makinesine dönüşür. Bardamu’nun fabrika tecrübesi John Steinbeck’in "Gazap Üzümleri"ndeki yoksulluk ve makineleşme eleştirisini akıllara getirir, fakat Céline’de tek bir umut kırıntısı bile yoktur; sadece mekanik bir cehenneme hapsetmiştir Bardamu’yu.

Claude Bogratchew tarafından yapılmış Gecenin Sonuna Yolculuk eserinde Bardamu'nun Detroit'te çalıştığı Ford fabrikasını gösteren illüstrasyon.

Paris banliyölerinde ise sefalet, fuhuş, verem, alkol, küçük burjuvazinin riyakârlığı, tıbbın sahte şefkatini vurgular. Céline’in gerçek hayattaki hekimlik deneyimi Bardamu vasıtasıyla ulaşır bizlere.

"Gecenin Sonuna Yolculuk"un felsefi damarı nihilizmdir. Bardamu, katıldığı savaştaki ölümleri seyrederken, “Öldüler hiçbir şey için. Hiçbir şey için, aptallar. Yemin ederim ki doğru; görebilirsiniz. Sadece hayatın kendisi mühim” der. Kahramanlıkların “ölümcül bir yalan” ve sadece savaşmayanlar, savaşın sırtından kâr edenler için cazip bir fırsat olduğunu haykırır.

Bardamu moderniteyi “yaratıcı-yıkıcı” bir proje olarak teşhis eder; abjection (aşağılanma) ve disenchantment (büyü bozulması) anlatılarıyla, diyalektik vaatlerin ve idealist iddiaların sorgulanmasını talep eder. Romanın parodik “yolculuk” yapısı, geleneksel arayış anlatılarını alaya alır; ölüm manzaraları (savaş alanları, sömürge Afrika, New York) nihilistik bir mekânsal algıyı dramatize eder. Benzer şekilde, roman hayatı “anlamsız bir sefer” olarak tasvir eder; acı, ıstırap ve karanlık içinden geçen bu süreçteki tek teselli ölüm fikridir. Burada Soren Kierkegaard’ın "Ölümcül Hastalık Umutsuzluk" eseri de hatırlanmalıdır.

Roman, modernitenin absürtlüğünü de acımasızca teşhir eder. Savaş, sömürgecilik, kapitalizm ve endüstriyel cemiyet, insanın –insan sosyal bir varlıktır kaidesini dikkate alırsak– ironik ve absürt yalnızlığının bir delilidir. Afrika’da sömürgecilik, ulusların beyhude yorgunluğunu ve aslında “hiçbir maliyeti olmayan güç ve servet”i tasvir eder. Amerika ise “sahte vaat”, “dikey binaların sönük karnavalı” ve “reklam kanseri”, kapitalizm, bürokrasi ve emperyalizmin doğurduğu kötülüklerdir. Nitekim Bardamu’ya göre insan tabiatı ve dolayısıyla onun eliyle inşa edilen nizam en baştan noksandır.

Roger Wild'ın "Gecenin Sonuna Yolculuk" adlı eseri illüstrasyon çalışması. 

Bardamu’nun mizantropik bakış açısı, insanları “birbirini öldürmeyi bilen hayvanlar” olarak tefsir eder; aşk nadir ve girifttir, dünyanın gerçekleriyle yaşanacak bir duygu değildir üstelik. Aslında “medeni” cemiyetler, “medeniyetsiz” olanlar kadar korkunçtur. Heidegger’in “Ereignis” kavramıyla ele alındığında, “yaşanan tecrübe” üzerinden modernitenin nihilizmini yeniden okur bu roman.

Her durakta insanlık bir katman daha soyunur, bir yara daha açılır. Céline bunu vaaz verircesine değil, küfürle, kahkahayla, müstehcen şakayla, zehir gibi sarkazmla anlatır. Bu sarkazm romandaki en hâkim histir: hem tebessüm ettirir, hem düşündürür.

Türkçe’de Yiğit Bener’in çevirisi (Yapı Kredi Yayınları), –her ne kadar geç kalınmış olsa da– şahanedir. Bener’in eserin nihayetine “Çevirinin Sonuna Yolculuk” diye Bardamu’nun ağzından bir sonsöz eklemesi, edebiyat tarihine geçmiş zarif bir jesttir aynı zamanda.

Dedim ya bendeniz bu romanı yalnız bir kere değil, altını çize çize, defalarca okudum…* Kaç defa daha okursam okuyayım, bana öyle gelir ki, aslında hiçbir gecenin de sonu yoktur.** Yalnızca daha koyu, daha derin bir karanlık vardır daima... Her seferinde Ferdinand Bardamu gecenin ortasında bir yerde, oturduğu o eski banktan seslenerek bir dal sigara isteyip yanı başına oturmamı, onunla bütün serencamımı paylaşmamı bekler sanki.

Her birimiz yaşadıkça, Gecenin Sonuna Yolculuk da, gece de bitmez.


  Şubat - 2026 / Bursa


*Ne yalan söyleyeyim, Ferdinand Bardamu karakteri gibi yaşadığını, hatta aramızda dolaştığını hissettiğim başka bir roman karakteri daha yoktur. Yeri geldiğinde gerçek hayattan kendisine pay biçtiğim bu roman karakteri "Acaba hangi şarkıları severdi?" diye ne zaman düşünsem aklıma derhal The Smiths grubunun iki şarkısı gelir. Hem müzikal hem de lirikal yapıları sanki Bardamu'nun iç dünyasını anlatır bu şarkıların: "I Know İt's Over" ve "There Is a Light That Never Goes Out” Yine Joy Division'ın "Love Will Tear Us Apart" şarkısı da Bardamu'nun aşktaki müzmin şanssızlığını anlatır gibidir.

**Hiçbir gece demişken, yönetmenliğini Selim İleri, senaristliğini Ayşe Şasa'nın yaptığı, başrollerinde Hülya Koçyiğit ve Murat İlker'in rol aldığı 1989 yapımı Hiçbir Gece filminden bahsetmekte fayda var. Keza filmde Murat İlker'in canlandırdığı Bahadır karakteri de belki de tutumu dolayısıyla ilk bakışta Ferdinand Bardamu ya da Bardamu gibi yaşayan, düşünen karakterleri hatırlatmaktadır. Yine Teoman'ın 2021 çıkışlı “Gecenin Sonuna Yolculuk" adlı bir müzik albümü bulunmaktadır.


Sık Ziyaret Edilenler

Higgs Bozonu ve Çocuk Sezgimizdeki Masumiyet

Şekilcilik, Kabuk ve Öz

NON FVI, FVI, NON SVM, NON CVRO.